Mezarlıklar kötü şeyler çağrıştırmıyor bende, hava almam gerektiğinde, başka yerlerden daha çok, orada hava almayı yeğliyorum. Birbirine karışmış toprak ve çimen kokuları hiç de kötü gelmiyor burnuma, belki biraz mayhoş, biraz yapışkan ama canlıların ayak, diş, koltukaltı, kıç, kaygan penis uçları ve düşkırıklığına uğramış yumurtalıklarından yayılanlara oranla kat kat güzel bence. Babamın kalıntıları alçakgönüllüce de olsa, onlara katıldıkça gözlerime yaşlar doluyor neredeyse. Boşuna yıkanıyor canlılar, boşuna parfüm sürüyorlar, leş gibi kokuyorlar yine de. Evet, dışarı çıkmam gerektiğinde, mezarlıkları bana bırakın dolaşmak için, parklarınız ve bahçeleriniz sizin olsun. Sandviçimi, muzumu daha bir iştahla yiyorum mezarın üzerinde, canım işemek istediğinde (sık sık da istiyor), seçeneğim bol. Ya da ellerimi sırtımda kenetleyip, dik, düz ve eğik duran taşların arasında, yazıtları bir bir okuyarak dolaşıyorum. Bu yazıtlar hep eğlendirici geliyor bana, her zaman üç ya da dört tanesi beni öyle çok güldürüyor ki düşmemek için bir haç, bir dikme taş ya da bir meleğe tutunmak zorunda kalıyorum. Kendi yazıtımı oluşturalı çok zaman oldu, hâlâ hoşuma gidiyor bu yazdığım şey, yeterince hoşuma gidiyor. Öteki yazılarım daha kurumadan beni tiksindirirken, mezartaşı yazıtımı beğenmeyi sürdürüyorum hâlâ. Yaratıcısının başına dikilme olasılığı ne yazık ki pek az bu yazıtın, devletin bu işe el atması zorunlu. Ama topraktan çıkarılabilmem için, ilkin beni bulmaları gerekiyor; bu beyefendilerin de ölü ya da diri beni bulabileceklerinden fazlasıyla kuşku duyuyorum. Bu nedenle henüz zaman varken, bunu size hemen aktarıyorum:

Hep sakınırdı ölümden burada yatan
Artık kalmadı kaçacak zaman

Samuel Beckett
Hiç İçin Metinler