Felsefe sözlüklerinde Nietzsche‘den Şair – Filozof diye söz edilir. Bu nitelemenin altında (bazı felsefe görüşlerinin «edebiyatçı» sözünü hangi anlamda kullandığını düşünürsek) gizli bir küçümseme de sezinleyebiliriz belki; ama bunu, Nietzsche’nin bir özelliğini belirten yerinde bir niteleme de sayabiliriz: Şair olma, gerçekten, sürekli bir bilinçlilik, yaşantılarını bilinçli yaşama, hiçbir şeyi «safiyane» yapmama, gözünü sürekli kendi üstünde tutma, «kendini avucunun içinde tutma» ise, Nietzsche’nin «felsefe» adı altında yaptıkları «şiir» adı altında yaptıkları ile aynı niteliktedir. Başka özellikler de sıralayalım: Her şeyi ilk kez (kendi gözleriyle) görebilme, alışılmış yargıların, ölçülerin «ötesinde» olabilme, bir yana «ait» olmama -bir de Nietzsche’nin en çok önem verdiği: kendine gülebilme, kendiyle alay edebilme… Bunlar tek bir kişide birleşince, kişi yaptıklarında bu özellikleri gösterince, o kişiye ister «filozof» diyelim ister «şair», aynı nitelemede bulunuyoruz demektir.

Bu nitelemeyi kullananlar daha çok Zerdüşt‘ü göz önünde tutarlar: yani bir çeşit simge dilini. Nietzsche Zerdüşt‘e şiir diliyle felsefe yapmış. Ama buna, Nietzsche’yi tek başına bırakan bir ayırım ölçüsü diye bakıldığında, uzun, felsefenin kendisi kadar uzun bir gelenek- «şimşeklerle yazan» Herakleitos‘tan, Sokrates‘i tanıdıktan sonra şiirlerini yakan Platon‘dan başlayan, Augustinus ile Rousseau‘nun İtiraflar’ından, bütün «Utopia»lardan, Berkeley ile Hume‘un «Söyleşi»lerinden geçen, hatta kurunun kurusu Kant‘ın Bir Ruh Görücüsünün Düşleri‘ni de içeren, sonra da Camus‘ye gelip dayanan bir gelenek- gözden kaçırılmış olur: Felsefe şiir ile hep yan yana yürümüştür. Şiirsiz, şiirden «arınmış» bir felsefe özlemi, bir 20. yüzyıl tutkusudur. (Bu tutkuyu başlatıp yayanların «bilim’e» olan aşkları da pek «şairane»dir hani!) Hegel’i, Carnap’ı şair olarak düşünmek saçma geliyorsa, bunun sorumlusu herhalde felsefe değil.

Bugün, felsefenin «asli dili», biricik aracı, dahası, ta kendisi diye «Mantık»ın baş tacı edildiğini, birçok felsefecinin «bilimsel felsefe» peşine düştüğü çağımızda, felsefenin şiir ile yan yanalığını göstermek, ama örnek sıralamanın ötesinde, açımlamak, temellerini göstermek önemli bir iş herhalde.​

Felsefe niye şiir ile yan yana, hatta -Nietzsche için söylendiği gibi- iç içe olsun?​

Bunun temelleri, ikisinin de simge kullanılabilmesinin, «dil» ortaklıklarının ötesinde yatsa gerek. Hatta, dilleri farklı olduğu zaman bile ortada bulunan bir ortaklıktan, akrabalıktan söz edilebilecekse, bunu konularında, ele aldıklarında aramak gerekir.​

Felsefe ile şiirin, konularında, nesne edindiklerinde, gösterdiklerinde bir ortaklık arıyoruz demek ki. Bakalım.​

İlk söylenecek şey, ikisinin de «İnsan»ı konu edindikleri. Ama bunu söylemek hiç de yeterli değil, çünkü bu yolla felsefe ile şiiri bir araya getirip sg. Astronomiden, Jeolojiden ayırmış oluyoruz; ama ya öteki, «İnsan»la uğraşan bilgi dalları? Psikoloji, Sosyoloji, Tarih, hatta Ekonomi?​

«İnsan» denilen şeyin çok geniş bir varlık alanına yayılmış olduğunu uzun uzadıya anlatmak gerekmez; «insan bilimleri»nin yayılımı yeterince gösteriyor bunu. Bizim aradığımız, bu alan içinde bir kesim, bir bölüm olsa gerek. Bu bölüm, kesim, «İnsan»ın hangi yanı -felsefe diliyle sorarsak- hangi varlık koşulu?​

Eylem diyelim buna, hemen de sınırlayalım: Psikolojinin (daha doğrusu Davranışçılığın) ünlü «davranışı» değil imlediğimiz; onu da -yalnızca bir «dış görünüş» olarak- içeren, daha geniş bir şey. İki özelliği ayırt edilebilir: amaç taşıma ile ürün verme. Eylem dediğimiz şeyler, bir hedefe yönelik (amaçlı), bu hedefi de şu ya da bu biçimde gerçekleyen, var eden (ürünlü) yapıp-etmeleridir. Ortaya «elle tutulur» bir ürün çıkarmadığı zaman bile, bir eylem, başka insanlara yöneldiği sürece, geride bir şeyler bırakır, dünyaya bir şeyler katar. (Yalnızca Robinson Cruseo bu bakımdan kısır sayılabilirdi -o da Cuma’ya rastlamadan önce.) Bu açıdan bakınca, eyleme, eylemde bulabilme, yalnızca tek insanda (buna kişi diyeceğiz) bulunan, onun taşıdığı bir özelliktir. Hem «İnsan»ı başka varlıklardan ayıran, hem de tek insanı «insan yapan» -daha da ileride, «İnsan’ın bütün başarı»larını kaplayan bir varoluş alanını gözümüzün önüne getirirsek (yapılar, kitaplar, yollar, resimler, makinalar, v.b.) «insani» diye bildiğimiz her şey, yaratan bu, tek insanların etkinlikleri -yani «somut» ürünler veren eylemleri- olarak ortaya çıkan eylemlerdir. İnsan, tek insanın eylemlerinin ürünüdür.*​

Öyleyse, felsefe ile şiirin ortaklığını insanın eylem alanında mı göreceğiz?
Önce başka bazı ayırımlar gerekli:​

Her eylem, her etkinlik (nasıl başlarsa başlasın, nereden gelirse gelsin, «neden»leri ne olursa olsun) sonunda tek kişide ortaya çıkar; çünkü amaçlılık yalnızca tek kişide bulunur. Yani her bir eylem, tek kişinin bir yapıp-etmesidir; ama (bağlantının öteki yanında) eylemlerin, etkinliklerin yöneldiklerindeki, nesne edindiklerindeki farklar, eylemlerin türlerinde de bir farklılaşma yaratır. Eylemlerin bir türü, kişinin, kişi olarak kendine, ve yine kişi olarak (sg. birey, insan olarak değil) başka insanlara yönelik eylemleri bir kişiler arası ilişkiler alanı oluşturur. (Buna karşılık, sg. insanların doğaya yönelik etkinliklerinin toplamı teknolojiyi birey (toplum üyesi) olarak başka insanlara, «kurum»lara yönelik eylemlerin toplamı ekonomiyi, toplumu v.b. oluşturur.)​

Bu ne demek? Özellikle ilk sözünü ettiğim, kişinin kişi olarak kendine yönelik eylemi ne demek? Kişi nasıl olur da kendine eylemde bulunabilir?​

Şunu diyeceğim: Kişinin her eylemi, gerçekte, önce kendine yöneliktir. Kişi bir şeyler bekler eylemlerinden; bilinçli ya da bilinçsiz, bazı amaçlar koymuştur kendine (bunlar ister psişik güdülerden çıkmış olsun -hatta ister öylesine, rastgele olsun: kaynakları fark etmez), bu amaçlara göre belirlenen, ya da tersine, kendileri bu amaçları belirleyen bazı istenebilirlikler görür, görmüştür, «seçmiş»tir; bütün bunlar da kendi gözünde tutmak istediği bir yeri, kazanmak istediği bir önemi belirler. Özetle, -felsefe terimleri kullanmam bağışlansın- bir anlam, bir değer görür kendinde, şu ya da bu kapsamlı, şu ya da bu derece. (Sg. bunların görülmemesi ya da yitirildiklerinin görülmesi bir tür intiharın temelini oluşturur.) İşte bu anlamın, bu değerin gözüyle, göz ucuyla hep kendine bakar kişi, kendi kendini gözler, tartar, ölçer-biçer, değerlendirir. Ama, bu değerlendirmeden çıkacak olan sonuçlar, eylemin başında yer alarak eylem için bir ölçü oluşturur: Belirli bir eylemde bulunmuş olmakla kendi gözünde -ya da başkalarının gözünden baktıkta kendi gözünde- ne gibi bir yere oturacağını hesaplar kişi; eyleminden önce yapar bunu -böylelikle de eylemi önce kendisini nesne edinir, kendisine yönelir. Kişi, kendi oyununun seyircisidir, oyuncusu olduğu kadar; ama bundan da önce, oyunu sahneye koyan kendisidir -bu işi de seyircinin «beğeni»lerine göre yapar. Buna benzer bir şeydir kendine yönelik eylem.​

Eylem ile yaşantı arasındaki bağ ise bu değerlilik ölçüsünde düğümlenir: Bir yandan, yukarıda sözünü ettiğim, eylemin sonuçlarının hesaplanmasının sağladığı eylem ölçüsü, kişinin neyi değerli neyi değersiz olarak yaşayacağına bağlıdır, yani kişi bir çeşit yaşantı öngörüsünde bulunur (sg. kendisine utanç verecek bir eylemde bulunmaz); bir yandan da eylemini -amacını- gerçekleştirmede gösterdiği başarı, eylemi üzerindeki yaşantısını etkiler (örneğin övünç -kendini aldatma ya da böbürlenme değilse- böyle bir başarı bilincinin yaşantıya katkısıdır). Bunlar kişinin kendi eylemlerinden edindiği yaşantılar için. Öte yandan, başkalarının eylemlerinden edindiği yaşantıları çok daha geniş bir ölçüler kümesi etkiler -kişi, kendi eylemleri konusunda genellikle bilgilerine dayanma eğilimindedir, ama iş başkalarının eylemlerine gelince, birçok başka şey karışır yaşantının belirlenmesine: değer yargıları, inançlar, kanılar, beğenirler; kısaca, bir kişinin herhangi bir konudaki düşüncelerini etkileyebilecek her şey.​

Böylelikle görüyoruz ki, eylem ile yaşantı bağlantısı çok karmaşık bir etkiler belirlenmeler alanında yatmakta; hele eylem çeşitleri ile yaşantı çeşitleri arasındaki ilgiler de hesaba katılırsa… Ama, bizim buradaki işimiz için tek bir nokta yeterli: Yaşantı, eylemin, gerçekleşen amacının (buna «niyet» de denir) ya da ortaya çıkardığı ürünün (eylemin «doğurduğu sonuçlar»ın) belirli bir değerlilik değersizlik ölçütüne vurulması sonucu, bir duygu içeriği ile birlikte ortaya çıkan bir değerlendirilmesidir -ama bu yaşanan bir değerlendirmedir, sg. ağlar kişi, ya da sevinir, ya da kızar.

Bunların şiir ile ilgisi şurada: Kişinin yaşantıları («günlük hayat»ta) kendisiyle, bir de ilgili kişilerle sınırlıdır -bu yaşantılar etkiler olarak katılır kişinin yaşamına. Bu da çok doğal. Oysa, şair olan kişi, özellikle kendi eylemlerini nesne edinen yaşantılarını, kendi dar dünya çerçevesini aşan (bu yüzden de bazen kendi yaşamında hiçbir ağırlık taşımayan) bir biçimde yaşar: başkalarının yapmadığı türde değerlendirme yapar, başkalarının görmediği şeyler görür yaşadıklarında: Kişide insanı görür, -kendisinde- insanı yaşar. Bir çeşit bilgidir bu.​

Ne çeşit bir bilgi bu, kişide insanı yaşamakla elde edilen? Şöyle bir şey herhalde: (Şair olmadığıma göre, şiir üzerine lâf etmeme izin var!) Şair, yaşadıklarını, kendisinin ya da başka kişilerin gerçeklik imkanları, insan olarak varolma imkanları olarak görür; yani kişide, o kişi olarak gerçekleşen insan imkanlarını görür. Çünkü (daha önce değindik) kişi her yapıp-ettiğiyle insan olmanın bir yanını gerçekler; bu gerçeklemede gerçekleşenler, insan imkanlarıdır. Başka bir biçimde söylersek, şair, kişi yoluyla, kişinin eylemlerindeki gerçekleşmelerinin yaşanmaları yoluyla, insana, o gerçekleşmelerin altında yatan, onları mümkün kılan, onlarda gerçekleşen imkanlara ulaşır, bu imkanları görür. Bu görme de, dolaysız kurulan simgeler olarak belirlenir, bir şiir çıkar ortaya: Bir insanın imkanını, tek bir kişi yaşantısında gerçekleşmiş biçimiyle bir insan imkanını, dolaysız simgeleyen bir yapı. Böylelikle de, her şiir, aynı zamanda, simgelediği insan imkanının yeni, biricik bir gerçekleşmesidir -ama dile gelme düzeyinde, bilgi düzeyinde.​

Bir şey daha katmamız gerekiyor: Her şiir aynı değerlilik düzeyinde değildir; yaşantı olarak gerçekleştirdiği insan imkanı ne kadar değerliyse (Nietzsche’nin ölçüsünü kullanırsak:) insanı ne kadar ilerletiyor, ne kadar yüceltiyorsa, o şiir de o kadar değerlidir. Aynı ölçü, değerlilik ölçeğinin en ucunu da gösteriyor: bir şiir, daha hiç yaşanmamış, hiç gerçekleşmemiş bir insan imkanını ilk kez gerçekleştiriyorsa, yani gerçeklediği insan imkanıyla yeni bir insan imkanının imkanını gösteriyorsa; şair, insanlara «bakın, şöyle bir biçimde de var olunabilir» diyorsa, insana yeni bir imkan yaratılıyor, yeni bir varoluş yolu açılıyor demektir -insanın yalnızca gerçeklik alanı değil, imkanlar alanı da genişletiliyor, zenginleştiriliyor demektir. Bu uç değerlilik noktasındaki şiirler, yalnızca kişileri değil, insanın kendisini zenginleştirir. İnsanı yüceltmek için daha fazla ne yapılabilir, ne daha değerli olabilir ki…​

Şiiri oturtmağa çalıştığım bu çerçeveden bir şeyler sezinlemiştir okur: Şiirden söz ederken, iki felsefe alanının çevresinde, arasında gezindik hep: Etik ve Değer Felsefesi.​

Etik, kişi ile kişi ilişkilerini, eylemi konu edinir. Bu yüzden de -tek bir kişinin yalnızca kendi yaşantılarıyla ulaşabileceklerinin insan bakımından hep yetersiz, eksik kalacağı düşünülürse- Etikle uğraşan filozof, ortaya koyacağı bilgilerin nesne kaynağı olarak sürekli şiire başvurmak zorundadır: Onun sözünü edeceklerini şiir daha önce göstermiştir.​

Değer Felsefesi ise (Nietzsche’nin anlamında) kişi olmanın insan olma ile bağlantılarını kurar. Yine Nietzsche’nin sorularıyla: Kişiler neler yapsınlar, neler gerçeklesinler, neler olsunlar ki, insan, bir bütün olarak insanlık, ilerlesin, yücelsin? «Değerler»i nasıl «değerlendirelim», kişilere hangi, ne gibi insan imkanlarını değerli olarak sunalım ki, insan yücelsin?​

Nietzsche’nin filozofa -kendisine- verdiği bu görev, gördüğümüz gibi gerçekte hep şairin görevi olagelmiştir. Nietzsche’nin şairliği de, felsefe yaparak getirmeğe çalıştıklarını, kendi üzerinde denemek, sınamak olmuştur: şiirleri, kişilere göstermeğe, göstermek için de yaratmağa çalıştığı insan imkanlarının kendi yaşantılarında gerçekleşmiş biçimleridir.​

Son bir laf etmeden geçmeyelim: Filozof, düşüncesiyle ulaştıklarını yaşantılarıyla da gerçekleştirebiliyorsa, şairdir.


* Bu noktada, tek insanın böyle eylemlerde bulunabilmesinin koşulları olan, «cins olarak insan»da bulunan «imkan»lar bizi ilgilendirmiyor; aynı şekilde, tek kişiye bağlı olmayan, onun tek eylemlerinin dolaysız ürünü olmayan, ama yine de «insan»a ait alanlar -tarih, toplum, devlet, hukuk- konumuza girmeyen insan alanları.

* «Eylem», «değerlendirme-yaşantı» için bkz. Ionna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, İstanbul 1971; Etik, Ankara 1977

Yazı Dergisi 1978 -Sayı 3
Metinleyen: tabutmag
(Yazı üzerinde sıkça yapılan hatalar düzeltilip, gerisi taramadan olduğu gibi aktarılmıştır)

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şeyler söylemek için içeride olman gerek.