İki Şehir” adındaki son romanı Roger Hardy ve Jean Blondel tarafından Fransızcaya çevrilip yayınlanan İtalyan yazarı Mario Soldati‘ye ilk sorduğum soru Fransa’daki başarısının bilhassa hoşuna gidip gitmediği oldu.

Başarı ile ilgili ”Hoşlanmak” kelimesi bana yanlış gibi görünüyor, diye cevap verdi. Para kazandırdığı için başarıyı çok severim, fakat tek başına başarı hoşuma gitmez, daha çok beni korkutur. Çünkü başarının hiçbir şey ifade etmediğini biliyorum. Başarıya ulaşan bir kitabın fena olduğunu, para getirdiği için de iyi olduğunu söylemek istemiyorum. Başarı karşısındaki korkum elde ettiğim kazançla gideriliyor, fakat vergi ödemeden piyangoda kazanmayı tercih ederdim. Bununla beraber bilhassa televizyonda yayın yapmaya başladığım 1957 yılından beri İtalya’da ya da İsviçre’de bir yerden bir yere tanınmadan gidemeyişim de beni duygulandırıyor. Graham Green “bir yazarın televizyona çıkmaması, aksine karşısındaki insanlardan gizlenip gerçeği yakalamasına engel olmaması için gizli bir gözlemci olarak kalması gerektiğini” söylüyor. Churchill bunu ”Kudret bozar” sözüyle doğrulamıştı. Başarıda bir bozulma nedeni vardır. Ona yalnız deha karşı koyabilir.

b2ap3_large_riscoperta1-g

Her zamanki canlılığı, her şeye verdiği parlaklığı ile elli tane kadar film çeviren yapımcısı para kazanmak için film çevirdiğini, kafasının içinde kalanları belirtmek için de edebiyat yaptığını itiraf ediyor.

Paris’e geldiğim zaman kendimi evimde sanıyorum. (İtalyanca olarak söylediği kelimeler yalnız bunlar oldu.) Dün akşam yorgundum. Ailem yarı yarıya Fransız olduğu için burada çok dostum, İtalya’dakinden daha fazla da yeğenim olduğu halde hiç kimseyi görmek istemiyordum. Montparnasse taraflarında dolaştım. Bir cumartesi akşamı, Parisli kalabalığın arasında yalnız olmak gerçekten hayatın bir yortusu gibidir. İnsan kendinin ne kadar küçük olduğunu, dünyanın ne kadar kalabalık olduğunu anlıyor. Kahvelerin teraslarında oturmuş gençler gördüm. Paris’te yaşadığım zamanlar bu gençler daha doğmamışlardı. Şimdi ise ben, yaşlı değilim ama yaşlanmaya başlıyorum.

Mario Soldati’nin ”İki Şehir” adlı romanı gerçek sevgiyi paraya tercih eden, bu ihanetin acısını daima vicdanında duyacak olan Turinli bir gencin hikayesini anlatıyor. Bu genç Roma’da, sinema çevresinde başarıya ulaşır. İki dünya vardır, gençlik dünyasıyla olgun yaşın dünyası. Bunlar daima karşılaşırlar. İki ahlak evreni birbirlerinin karşısına dikilirler. Hikayenin kahramanı Roma’yı sevmez. Soldati bana bunu şöyle açıkladı.

İtalya’da kitabımın Roma’yı yeren bir kitap olduğunu zannettiler. Bununla beraber ben bu şehrin şanına övgü olan ”Kapri Mektupları”nı yazmıştım. Bu karışıklık benim hiç sevmediğim, fakat yazar arkadaşım Giorgio Bassani ile kitapçım Milan’ın zoruyla koyduğum isimden meydana geldi. Ben iki tane başka isim bulmuştum. Biri çok Stendhalvari olmasına rağmen ”Sarı ve Gri”, ötekisi de baştan başa romanı veren, Turin şehri burjuva sınıfıyla kaybolup tekrar elde edilen zenginliğinin sembolü olan ”Malacca Bastonu”ydu.

Dinamik ve genç görünüşlü Mario Soldati de zaten parlak ağacı bal ve amberin bütün nüanslarına sahip olan bir bastona dayanıyormuş gibi görünüyordu.

Roma İtalya değildir! diye devam etti. İtalya’yı seven Roma’yı sevmez. Birbirinden ayırmak lazım. Roma daima İtalya’nın karşısında olmuştur. O her zaman bütün dünyaya aitti. Roma Katolikliğin merkezidir. Bundan başka da derin bir şekilde şüpheci ve otoriterdir.

Ondan fazla romanın yazarı olan bu büyük sanatçının meziyetleri bu kitabında bir defa daha ortaya çıkıyor. Romanlarının sinema alışkanlığının etkisi altında kalıp kalmadıklarını sordum.

Sinema edebiyattan doğar, diye cevap verdi. Savaş ve Barış’ta Tolstoy bir film yapımcısının adım adım izleyebileceği ayrıntılar yapmıştı. ”Bağımsız” diyebileceğimiz ilk sinema örneği Robert Bresson‘un ”Au Hasard Balthasar” adli filmidir. Bresson sinema düzeninde bilerek hatalar işliyor. Bu filminde resimde Cezanne‘in çalıştığı gibi çalışmış. Profesyonel olmayan oyuncalara gelince Bresson onları bu muhteşem eserin dramını sanki kendi hayatlarının günü gününe yaşıyorlarmış gibi oynatıyor. Bu filmde François Mauriac‘ın yeğeni Anne Wiazemski, sanki emziğini emerken süt yerine Moliere veya Racine’in bütün sanatını emmiş gibi solünü mükemmel oynuyor.

Kimya Evi’nde verdiği konferansta, Mario Soldati, milletler arası yapıtların en iyisi olsa bile, şimdiye kadar hiçbir filmin, edebi bir eserin bize verdiği ile kıyaslanabilecek bir ürperti vermeyi başaramadığını belirterek savaş sonrası İtalyan sinemasının çok canlı ve sert bir dökümünü yaptı.

Daha çok Fransız edebiyatıyla yetişmiş olan Mario Soldati, kusursuz bir şekilde konuştuğu Fransızca, İngilizce ve İtalyanca dillerinde bir kitap yazmayı düşünüyor.

Bu üç millete ait bir hikaye bulmalı. Bu bir satış değil, fakat bir merak ve dilcilik başarısı olur. Neden olmasın? Bu kitap binlerce ve binlerce satabilir. Asıl temin altına ikinci bir isim koymak yeter.

Bu sözleri üzerine:
İşte, bir sinema adamı olduğunuz besbelli! Dedim.

Çeviren: Faik Baysal (Yazılayan: tabutmag)
Konuşan: Ada Carella / Varlık Cep Dergisi 1 Şubat 1967

Kaydet

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.