Sivas’tan İstanbul’a uzanan bir ‘Çalıkuşu’ hikâyesi; Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından günümüze bir zaman yolculuğu… İpek S. Burnett, ilk romanı ‘Romancı’ ile etkileyici bir yazar.

Varlıklı bir ailenin ‘tutsak’ kızı Süreyya ile Sivas’tan ilk kez İstanbul’a gelen küçük Ferit’in gülümseten, iç burkan, can yakan, yanak ıslatan dostluğu…

Bol göndermeli kısa cümleler

İpek S. Burnett, ‘Romancı’ ile sade ama etkiliyeci kurgusu, oldukça başarılı çizilmiş karakterleri, kısa, samimi, gerçekçi diyalogları ile yeni bir Çalıkuşu armağan ediyor okura.

Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın ve Attila İlhan’ın da birer roman kişisi olarak kullanıldığı eser aynı zamanda sıradan, küçük insanın, emekçilerin yaşamlarını da eklektik olmayan bir kurgu içerisinde başarıyla birleştiriyor.

Mualla Yenge, İsmail Dayı, Memo, İbo, Ferit’in Annesi ve Babası, Fatma, Meryem, Doktor Ayten, Bahçıvan Azmi, Aşçı Şadiye, Şoför Abdurrahim gibi pek çok roman kişisi kimi zaman bir iki fırça darbesiyle kimi zamansa anlatılan hikâyedeki ağırlığına göre dozunda bir şekilde yerleştirilmiş romanın içine.

Zengin konakları, lüks restoranlar, şık kıyafetler, zarafet abidesi hanımlar, beyler, o muhitin insanları, entelektüel camianın tasfiri, küçük bir bakkal dükkânı, iki göz oda bir ev, cümbür cemaat mangallı halk eğlenceleri peş peşe canlanıveriyor okurun gözünde.

Burnett, özellikle de Sait Faik, Orhan Veli, Attila İlhan’lı yılların Cumhuriyet’ini ve Fransa’sını oldukça canlı betimlemelerle bir iki cümle içerisinde canlandırıveriyor okurun gözünde.

Kısa cümleler kuruyor Burnett. Kısa ama vurucu, yüreği tınlatan, okur okumaz tutulup kaldığınız, hayatın içerisinden süzülen dikkatli gözlemlere dayanan imgelerle yüklü cümleler.

“Buzdan saçaklar bıçak gibi dilinde yatıyordu. Yutkundu yine. Ama yutamadı bıçakları.”

Ferit’ten Feride’ye kuş kafesinde bir Süreyya…

Sivas’ta ailesi ile sonu baştan belli bir yaşamı süren küçük Ferit’in başka bir yaşamı arzulamasıyla çıktığı yolculuk, Sivas’tan ailesinin hemşerisi olan Mualla Yenge’nin çalıştığı huzurevinde Süreyya Hanım ile tanışmasıyla başka bir rotaya döndürür kendini.

Yaşamı kaybetmek istemeyen Ferit ile kaybedilmiş bir yaşamı, kim bilir, belki de romanlarda yaşatmaya çalışan yaşlı Süreyya arasındaki zorlu, gel gitli, yalanı bile sahici ilişki merkezine oturur romanın. Süreyya babası tarafından evde yetiştirilmiş bir zengin kızı, Ferit evde varlığı babası tarafından yok sayılan yoksul bir ailenin kızı.

Başta Süreyya Hanım A-627’dir mutfakta çalışan herkes ve elbette Ferit için. Ferit Süreyya Hanım ile iletişim kurmayı ve hayatının en önemli heyecanlarını dinlemeyi başardığında A-627 ismi yerini Süreyya Hanım’ın o çırpı gibi kalmış, güçsüz, yaşlılıktan çarpılmış dizlerinin üzerine bırakılan küçük ellere, ikide bir yana savrulan kaküllere ve tüm merakıyla açılıp kapanan kocaman kömür gibi gözlere bırakır. Zira Süreyya Hanım:

“O kadın olmay uğraşan bedenin içinde küçük bir kız, küçük kız gibi konuşan ağzın içinde kilitli bir kadın gördü. Gülümsedi.”

Yaşam kadar gerçek romanlarla romanlar kadar yalan yaşamlarının kesişme kümesinde yaşlı bir kadın… Ömründe hiç roman okumamış, tek dostu, sırdaşı annesi olan bir potansiyel çalıkuşu… Bir sahnede Çalıkuşu’nun hayallerine, özlemlerine, yüreği avucunda kuş gibi çırpınışına tanık oluyorsunuz, bir sahnede yaşanamamış özlemlerin yenik düştüğü hayalgücüne, okuduğu romanlara, bildiği hayat hikâyelerine kendini dahil ederek onları yeniden yazarak yaşayan bir kadının hikâyesine…

Dikiş izi olmayan kurgu

Roman yazmamış da sanki Burnett, yaşamdan bir kesiti gizli bir kamera ile kaydedip yazıya dönüştürmüş. O kadar samimi o kadar içten o kadar gerçek… Kurgu görünmüyor bile neredeyse, dikiş izi yok, yapaylık duygusu bir an olsun belirmiyor okurda. Çünkü:

Gecenin ortasında canlanan bir tahta kukla gibi açılıverdi gözleri.
Mutsuzluk ikizidir mutluluğun, her Ferit bir Feride taşır içinde…

Burnett’in romanda başardığı bir başka şeyse Cumhuriyet’in ilk yılları ile günümüz Türkiye’sini romanın kurgusunun da verdiği elverişlilikle mukayese etmesi, ettirmesi. Modern yaşamı yakalamaya çalışan, laik, kadına toplumdaki yerini kazandırmaya çalışan, gözü hep ileride, aydınlanmacı Cumhuriyet insanından tek roman okumandan, Çalıkuşu’nu Attila İlhan’ı, Orhan Veli’yi bilmeden liseden mezun olunan bir ülkeye… Kişileri anlatırken bir ülkeyi de anlatıyor Burnet. Üstelik iyi ve isabetli…

Mutlu sonla mı bitiyor bu roman? Kırılan bir kol, Sivas’a geri dönen bir kız. Ama adı artık Ferit değil Feride. İstanbul’da yine çalınan bir kapı, Memo’nun artık parlamayan gözlükleri, kafası kel ama Çiçek Pasajı’nda rakı içilecek; tıpkı Süreyya Hanım’ın Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevder ile içtiği gibi, Kanlıca’da yoğurt yenecek Sait Faik yanıbaşlarında gibi, kim bilir belki de Fransa’ya gidilecek, Attila İlhan’ın içtiği meyhane aranacak, belki de Nâzım’ın vatandaşlığa iadesi için bir çınarın altına toprak kazılacak… Sonra tıklanan bir kapı… Ses yok… “İstemez” demiyor yaşlı inatçı bir kadın… Toprak kazılmış…

Gülümseyen gözlerden dökülen göz yaşı… Budur ‘Romancı’nın sonu…

Mutluluktan da ağlanır mı
diyeceksin. Ağlanır elbet. Aşk olunca işin içinde.

Cansu Fırıncı

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şeyler söylemek için içeride olman gerek.