“Eğer gölgeler olmasaydı, güzellikler olmazdı” diye yazıyordu Japon roman yazarı Junichiro Tanizaki 1933 tarihli mektubunda. Öyle görünüyor ki karanlık yalnızca çocukluğa ait bir korku değil, Carl Jung’ın yirminci yüzyılda şairane bir şekilde iddia ettiği üzere, karanlık insanın aydınlatmakla görevli olduğudur ve bu şekilde insan, var oluşunun bu yek amacını gerçekleştirir. Ancak karanlık – tıpkı sessizlik ve yalnızlık gibi – her ne kadar insan ruhu için hayati derecede önemli olsa da, günümüzde çok az sayıda kişiden oluşan bir sınıfa aittir.

Yazar ve doğabilimci Henry Beston’dan başka hiçkimse karanlığın büyüsünü ve onun ebediyete dek hükmedecek kraliçesini, geceyi daha güzel bir şekilde yansıtamamıştır. (1928 tarihli klasiği: En Uzak Ev: Büyük Cape Cod Sahilinde bir Yıl)

Kitabın “Büyük Sahilde Gece” başlıklı sekizinci bölümünde Beston şöyle yazar:

Olağanüstü medeniyetimiz doğanın pek çok unsuruyla temasını kaybetti; en çok da geceyle olan temasını. Bir mağaranın ağzındaki ateşin etrafına toplanmış ilkel halk geceden korkmazdı; korktukları daha çok gecenin haliyet kazandırdığı enerjiler ve yaratıklardı. Bizler, makine çağının insanları şimdi karanlığın kendisine yönelik bir hoşnutsuzluk içindeyiz. Işıklar ve ışığın diğer biçimleriyle karanlığın güzelliğini ormanlara ve denizlere sürüyoruz; ufak köyler hatta yollar bile bu güzellikten mahrum kalmış durumda. Acaba modern halklar karanlıktan korkuyor olabilir mi? Engin sükunetten, sonsuz uzayın gizeminden ve yıldızların azlığından ürküyor olabilirler mi? Güç saplantılı medeniyet içinde kendine bir ev yapmış olan halk inançlarının anlamsızlığı ve kurgusu yüzünden mi geceleri korkuyorlar? Buna cevap vermek gerekirse, günümüz insanları geceyi görmediklerinden onun şiirselliğinin ya da karakterinin bir kısmına bile tanık olmuş değiller. Ancak bu şekilde yaşamak, yapay bir geceyi deneyimlemek yapay gündüzleri deneyimlemek kadar anlamsız bir musibet.

Beston bir sis sayesinde tamamiyle siyaha bürünmüş – çoğumuz tarafından görünmeyen belli bir geceden söz ediyor. Ancak onun anlatım biçimi tek başına bizi karanlığın o harikulade hükümranlığına alıp götürmeye yetiyor.

Gece bu büyük sahilde o kadar güzel ki. Günün muazzam tekerleğinin sahi olan diğer yarısı; onu yok edecek, onu lekeleyecek hiçbir ışık yok; o, güzellik, memnuniyet ve huzur. İnce bulutlar bu cennetlerde, loşluğun adasında, uzay ve yıldızların görkeminde dolanıp duruyor; samanyolu dünya ve okyanuslara bir köprü oluyor…

[…]

Karanlıktı, zifiri karanlıktı, belki de doğada tanık olunabilecek en nadir karanlıktan biri. Buna en yakın yaklaşım geceye ve bulutlara gömülü bir orman ülkesinin kasveti olabilir. Gecenin karanlığı orada olsa da gezegenin yüzeyinde hala bir ışık huzmesi vardı. Denizin beyaz köpüklerinin sonsuz yükselişlerini, kayışlarını ve geri çekilişlerini tam olarak görebiliyordum.

Ancak Beston’ın karanlık ve geceye dair düşüncelerinin en iyisi karanlığın bir ağıttan daha çok davet olmasıdır.

Geceye hürmet etmeyi öğrenin ve duyduğunuz boş korkudan kurtulun, gecenin sürgünü beraberinde insanlığın derin macerasının unsurları olan dini duyguların, şairane halin sonunu getirir. Gündüzleri uzay dünya ve insan ile iç içedir – parlayan o kişinin kendi güneşi; yüzüp duran onun bulutlarıdır, geceleri ise uzay artık onun değildir. Koca dünya ya da terk ediş günü cennetlerin ve evrenin derinliklerinde biriktiğinde, insanlık için yeni bir kapı açılır. Gecenin bir anı kendimize, yıldızların akarsuyunda duran dünyamıza, ölümlü göçebeliğimize bakabilmemizi sağlar. Anlık olduğu kadar gelip geçici olsa da, gece esnasında bir insanın ruhu duygusal bir itibarın samimi dokunuşuyla yücelir, insan ruhu ve deneyimi şiirselleşir.


Çev: Hande Karataş