Bir şeyler daima çok uzaktadır… Sonuçta, kendi derinliğimizi de güçlükle görebiliyoruz.

Şair Archibald MacLeish, Apollo 8’in efsanevi fotoğrafı “Earthrise”ın çıkışından sonra şöyle yazmıştı; “O sonsuz sessizlik içerisinde yüzen küçük ve mavi dünyayı gerçekten olduğu gibi görmek; kendimizi, bu sonsuz soğukluk içerisinde, parlak bir güzelliği olan Dünya’nın üzerinde dolanan kardeşler olarak görmek demektir…” Onun derin uzaklığının eşsizliği, oldukça çelişkili bir biçimde, dünyalıları birbirine yakınlaştırıyor ve onların birbirileri ile daha önce olmadığı kadar güçlü bir biçimde iletişim kurmalarını sağlıyor. Neredeyse otuz sene önce Simone Weil, arkadaşına yazdığı bir mektupta bu uzaysal uzaklık ile duygusal yakınlık arasındaki çelişkili ilişkiyi ele almıştı. Şöyle diyordu: “Tamamen arkadaşlıkla örülmüş olan bu uzaklığı sevelim, çünkü birbirlerini sevmeyenler ayrılmış değildirler.” Bizim, Soluk Mavi Nokta’da yer alan “haz ve acılarımızın bütünü”, uzaklık ve tutku arasındaki sonsuz mücadeleden ortaya çıkıyor gibi gözüküyor.

Bilinmeyenin içerisinde kendimizi bulma konusu üzerine yazılmış derin bir derin düşünce ifadesi olan A Field Guide to Getting Lost (Kaybolmanın Kılavuz Alanı) isimli kitapta Rebecca Solnit, mavi rengi ve onun tutku ile olan ilişkisini, bilimsel ve şiirsel bir şekilde başlayan mükemmel bir makale aracılığıyla inceliyor:


Dünyanın her yeri ve tüm derinliği mavi renktedir. Bu mavi, kaybolmuş ışıktır. Gördüğümüz alanın mavi renkli olan sonunda bulunan ışık, güneşten bize doğru gelen yolun tamamından geçmez. Hava molekülleri arasında dağılır, sonra da suya yayılır. Su renksizdir; sığ sular kendilerinin altında bulunan şeyin rengini alırlar fakat derin sular tamamen bu yayılan ışıklarla doludur; su ne kadar safsa mavi de o kadar derin olur. Gökyüzünün mavi olmasının sebebi de budur, fakat gökyüzünde eriyormuş gibi gözüken ufuktaki o mavi, kara parçasının mavisi daha derin, daha olağanüstü ve melankoliktir; en ilerideki yerlerin mavisidir, uzaklığın mavisidir. Bu ışık bize dokunmaz, uzaklığın yolunun tamamında seyahat etmez; kaybolan ışık bizlere dünyanın – çoğunlukla mavi renkte olan – güzelliğini sunar.

Yıllarca, uzaktaki herhangi bir şeyin rengi olan, uzaklardaki sıra sıra dağların rengi olan ve ufukların rengi olan o en uzak köşedeki maviden etkilendim. Uzağın rengi, bir duygunun, yalnızlığın ve tutkunun rengidir; buradan görüyor olduğumuz oradaki renk, bulunmadığınız yerin rengidir. Ayrıca, hiçbir zaman gidemeyeceğiniz yerin rengidir. Çünkü mavi kilometrelerce uzaktaki o yerlerde değildir, siz ve dağlar arasındaki atmosferik uzaklıktadır.

Solnit, Amerika’nın bir önceki Saray Şairi olan Robert Hass’ın “tutku, sonsuz uzaklıklarla doludur” ifadesini tramplen olarak kullanarak; fizik ve metafizik havuzuna dalış yapıyor:

Mavi; hiç varmadığınız
uzaklıklara ve mavi renkli dünyaya duyulan özlemdir.

Tutku ve uzaklık arasındaki bu ilişki, Solnit’e göre; tutku ile olan derin huzursuzluğumuzun kökenidir – onu yok etmek için giriştiğimiz tek yönlü bir macera halidir. Onu ya mükemmellik aracılığıyla eylemlere tutunarak ya da ret ve baskı aracılığıyla direnerek yok etmeyi amaçlarız. Görünen o ki, yalnızca tutku ile var olamayız – bu yüzden ona tanıklık etmeye katlanmalı, onu tamamen içimize doldurmalı ve ona John Keats’in “negative capability” (“negatif kabiliyet”) olarak adlandırdığı şey ile yaklaşmalıyız. Sıradışı bir zariflik ve duyarlılık eşliğinde Solnit, bu kronik endişe için bir çare öneriyor:

Tutkunun doğasına ve hissine odaklanmak yerine; ona çözülmesi gereken bir problemmiş gibi davranıyor, onun ne olduğunu düşünüyor, bu şey üzerine ve onu nasıl elde edeceğimize odaklanıyoruz. Hâlbuki o, genelde biz ve tutku duyulan nesne arasındaki, özlemin mavi boşluğunu dolduran bir uzaklıktır. Mavi, uzaklığın ne kadar içindeyse tutkunun da, bir o kadar, insanın içinde olmasından ötürü bazen, hafif bir bakış açısı ayarı ile onun kendi halinde bir duygu olarak anılıp anılamayacağını merak ediyorum. Bir uzaklığa, onu yakınlaştırma isteği duymadan bakarsanız, hiçbir zaman sahip olamayacağınız mavinin güzelliğine baktığınız şekilde bu özleme sahip olursanız ne olur? Bu özlemin içerisinde, uzaklığın mavisi gibi bir şey, yalnızca yer değiştirebilir. Ayrıca, onu edinerek ya da ona vararak azaltılamaz; tıpkı dağlara yaklaştıkça onların mavi olmayı bırakacakları ve arkalarında duran bir şeyin mavileşeceği gibi. Trajedilerin, komedilerden neden daha güzel oldukları konusu ve bizim bazı şarkıların ve hikâyelerin hüznünden neden haz duyduğumuz konusu da bu gizemli yerdedir. Bir şeyler daima çok uzaktadır.

Solnit; Simone Weil’ın uzaklık ve ayrılık üzerine şükran şarkısını dinleyerek, şöyle diyor:

Uzak, neredeyse en yakına kadar sızar. Sonuçta kendi derinliğimizi de güçlükle görebiliyoruz.

Ralph Steadman’a ait, Leonardo’nun resimli biyografisinden bir sanat eseri

Anlaşılıyor ki; mavi uzun zamandır uzaklığın sembolik çizgisi olarak kullanılıyor. Solnit, Leonardo da Vinci’nin mimari yapıları boyama felsefesinden alıntı yapıyor:

Bir şeyin diğerinden daha uzak görünmesini sağlamak için, havayı oldukça yoğun olarak yansıtmalısınız. Yani; ilk binayı kendi renginde yansıtın; öteki en uzak binayı da daha az hat ile ve daha mavi yansıtın; bir diğer uzaklıkta göstermeyi dilediğiniz binayı da tekrar, daha da mavi yapın; böylelikle beş kat mavi olan, beş kat uzakta gözükecektir.

Solnit, hafıza mimarisindeki geçici ve psikolojik uzaklığın (yaşadığımız deneyimlerdeki ufukları, ne kadar uzak ya da bulanık olursa olsun, içeride tutan insan kabiliyetinin) rolünü, canlı bir çocukluk anısının dağılmasını anlatarak, ele alıyor:

İki yaşımdayken, bir yıldır Peru, Lima’da yaşıyorduk. Bir keresinde hepimiz; annem, babam, kardeşlerim ve ben And Dağları’na gittik, sonra Titikaka Gölü’nden geçerek Peru’dan Bolivya’ya gittik. Yüksek rakımlı göllerden (Tahoe, Como, Konstanz ve Atitlan göllerinden) birisi olan Titikaka Gölü, mavi göz gibi gökyüzüne bakıyordu.

Birkaç yıl önce bir gün annem çeyiz sandığından, yerli kadınların kıyafetlerinin bir minyatürü olan, Bolivya’ya giderken benim için satın aldığı turkuaz bluzu çıkardı. O küçük giysiyi açıp bana verdiğinde, şaşırtıcı bir şekilde, birden o giysiyi üzerime giymişim gibi bir şey hissettim ve bu anı onun çok küçük olduğu gerçeği ile çatıştı. Çünkü kolları bir ayağın uzunluğundan daha kısaydı ve korse kısmı bir çekirgenin kaburga kafesine uyacak şekildeydi. Yaşadığım şokun sebebi; benim, kendimi o brokar gömleğin içinde hissetmemi sağlayan o canlı anının, onun içerisinde ne kadar ufak olacağımı, o anda onu hatırlayan yetişkin halimden çok farklı olacağımı içermiyor olmasıydı. Bu anının mantığı, küçük bir çocuğun vücudu ile bir kadının vücudu arasındaki uçurumu dikkate almıyordu.

Bluzu toparladığımda, o anıyı kaybettim çünkü ikisi bağdaşmıyordu. Bir anda kayboldu, gittiğini gördüm… Bazen kazanmak ve kaybetmek birbirlerine düşündüğümüzden daha yakın bir şekilde bağlıdırlar. Ayrıca bazı şeyler hareket ettirilemez veya sahiplenilemez. Yani, bazı ışıklar atmosferdeki bütün yolu tamamlamaz, fakat dağılırlar.

Solnit konuyu, aynı anda hem yıkıcı hem de yapıcı olan uzaklık ikileminin kuvvetine dönerek kapatıyor:

Uzaklığın mavisi bize melankolinin, kaybın, özlem yapısının, içinden geçtiğimiz bölgenin karmaşıklığının ve yıllarca süren yolculukların keşfedilmesi ile birlikte, zamanla gelir. Eğer keder ve güzellik birbirine bağlı ise, bu durumda olgunluk denen şey kendisiyle birlikte soyutluğu değil de, belki de zamanın getirdiği kayıpları ve uzaklıklarda bulunan güzellikleri kısmen telafi eden estetik bir duyarlılığı getiriyordur.

[…]

Bazı şeylere yalnızca onlar yokken sahip olabiliriz, bazı şeyler de uzak olsalar bile kaybolmazlar.

Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)

<p>Kenardaki değil, öbürü</p>

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.