Bilgiye “hiyerarşide yükselmemizi sağlayan bir süs” gibi davranan bir kültürde nasıl “bilim karşıtı” olunur?

Lincoln Steffens 1925 yılında yazdığı bir denemesinde şöyle yazmıştı; “dünyanın dönmesini sağlayan ve bizleri görmekten, öğrenmekten alıkoyan şey bilgimizdir – yani, emin olduğumuz şeylerdir”. Bu çok doğru olabilir ve ayrıca, en azından Platon’un Mağara Alegorisi eserinden beri de bildiğimiz üzere, “çoğu insan cahillik içerisinde huzurlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda bunu belirten herhangi bir insana karşı da düşmanlık besliyor”. Bilim “tamamen bilinçli bir cahillik” ile tetikleniyor olsa da; ruhsal yollar kapsamlı anlayışın illüzyonlarına karşı öğütlerle kaplanmış olsa da; tıpkı yaşama tutunduğumuz gibi – eksik, mükemmel olmayan, mutlak suretle son derece küçük olan – bilgimize de tutunuyoruz.

Fakat bildiğimiz şeylerin çerçevesi yalnızca, bilinenin perdesine karşı gelen, bilinmeyenin sonsuz ışığı tarafından yansıtılan bir gölgeden ibaret. E.F Schumacher bu garip dinamiği “bilen kişinin anlayışı, bilinen şey için yeterli olmalıdır” düşüncesini destekleyen yeterlilik kavramında yakalıyor. Fakat yetersizliğimiz ile saygınlık çerçevesinde nasıl yüz yüze gelebiliriz ve bilinen, bilinmeyen, bilinebilir ve bilinemez arasındaki sonsuz gerginliği nasıl aşabiliriz?

Lübnanlı-Amerikalı bilim adamı, istatistikçi ve deneme yazarı olan Nassim Nicholas Taleb, modern bir klasik olan The Black Swan: The Impact of the Highly Improbable (Siyah Kuğu: Yüksek Derecede Olasılıksızlığın Etkisi) adlı eserinde incelediği şey de bu. Bu eser, şiddetli değişimlere zemin hazırlayan, öngörülemez aykırı olayların ve bilinmeyen şeylerin ve ayrıca kısıtlı bilgimizden yola çıkarak bu tür şeyler için olay sonrası göstermelik açıklamalar üretme eğilimimizin aydınlatıcı bir incelemesini sunuyor.

Taleb, efsanevi İtalyan yazar olan Umberto Eco’nun kitaplarla ve okumayla olan sıra dışı ilişkisini; bilgiyle kurulabilecek en verimli ilişki şeklini açıklamak için bir örnek olarak kullanıyor:

Umberto Eco adlı yazar, ansiklopedik, bilgi dolu ve anlayışlı olan bilim adamlarının ufak sınıfına ait bir insandır. Kendisinin kişisel, (otuz bin kitap içeren) büyük bir kütüphanesi vardır ve ziyaretçilerini iki kategoriye ayırır: “Ah! Sayın Profesör Doktor Eco, ne kadar da büyük bir kütüphaneniz var! Bu kitaplardan kaç tanesini okudunuz?” şeklinde tepki verenler ve – azınlık olan – kişisel kütüphanenin ego yükselten bir şey değil de, bir araştırma aracı olduğunu anlayan diğer insanlar. Okunmuş kitaplar, okunmamış olanlardan daha değerlidir. Kütüphanenizde finansal araçlarınız, ipotek oranları hakkında bilmediğiniz şeyler kadar çok ve hali hazırda sıkı olan emlak piyasasının müsaade ettiği kadar çok şey olmalıdır. Büyüdükçe daha fazla bilgi ve daha fazla kitap biriktireceksiniz ve raflarınızda okunmamış olan kitapların sayısı size tehditkâr bir şekilde bakacak. Bu okunmamış kitaplar koleksiyonuna kütüphane karşıtlığı adını verelim.

Tsudoku: Japoncada bir kitabı aldıktan sonra okumamak ve tipik olarak diğer okunmamış kitapların yanına koymak anlamına gelen kelime. Resim, Ella Frances Sanders tarafından “Lost in Translation: An Illustrated Compendium of Untranstlatable Words from Around the World” (“Çeviride Kaybolmak: Tüm Dünyadan Çevirisi Yapılamayan Kelimelerin Resimli İncelemesi”) adlı eser için çizildi.

Eco, hayali yerler ansiklopedisinde insanlığın bilinen ve bilinmeyenle olan ilişkisine değinmişti. Bu hayali yerlerin var oluşlarının tam tersi ise; onları hayal gücümüzün zoruyla icat etmemiz gerekse bile; anlayışımızdaki boşlukları somut “bilgi” nesneleriyle doldurma eğilimimizi barındıran diğer bir semptomdur. Taleb şunu ekliyor:

Bilgimize, korunması ve savunulması gereken kişisel bir mülkmüş gibi davranıyoruz. O, hiyerarşide yükselmemizi sağlayan bir süs. Bu durumda Eco’nun kütüphane hassasiyetini bilinene odaklanarak rencide etme eğilimi; zihinsel hareketlerimizi genişleten insani bir önyargıdır. İnsanlar çalışmadıkları ya da tecrübe etmedikleri şeyleri sizlere söyleyen bir özgeçmiş-karşıtlığı tavrı ile etrafta dolaşmazlar (bu onların rakiplerinin işidir), fakat bunu yapsalardı çok hoş olurdu. Kütüphane mantığını değiştirmemiz gerektiği gibi, bilgiyi de değiştirmek için uğraşacağız.

Siyah kuğu teorisinin “sürprizlerin olasılığını yanlış anlamamız” üzerine odaklandığını çünkü bilmediğimiz şeyin değerini hafife aldığımızı ve bildiğimiz şeyi de “biraz fazla ciddiye” aldığımızı belirterek, Taleb, tango eşliğinde dans eden muhteşem dansçıyı bilgi aracılığıyla zihninde canlandırıyor:

Okunmayan kitaplara odaklanan; kendi bilgisine bir hazineymiş gibi ya da bir mülk gibi veya hatta kendine olan saygısını arttıran bir araçmış gibi davranma girişiminde bulunmayan – bu bilim karşıtı insana, şüpheci bir deneyimci adını verelim.


Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)