Nezaket ve buyurganlık arasındaki çizginin dilbilimsel bir serap olmasının nedeni.

Ruth Krauss, Maurice Sendak ile yaptığı son mükemmel ortak çalışmasında “Lütfen derken nasıl bir yüz şekli oluşturacağını düşünmek güzel bir şeydir” diye yazmıştı. Cheryl Strayed, Tiny Beautiful Things: Advice on Love and Life from Dear Sugar (Ufak Güzel şeyler: Sevgili Şeker’den Aşk ve Hayat Üzerine Tavsiyeler) adlı heyecanlı eserinde, “Bu ceket [annenin] sana verdiği son hediye olacak. Söylemediğin o ufak şey için hayatının geri kalanı boyunca pişmanlık duyacaksın. Teşekkürler demelisin” yazmıştı. Fakat bu yaygın nezaket kelimeleri olan “lütfen” ve “teşekkürler” aslında nereden geliyorlar? Antropolog ve aktivist David Graeber‘in, Debt: The First 5,000 Years (Borç: İlk 5,000 Yıl) adlı aydınlatıcı eserinde incelediği şey bu:

Borç… Henüz tamamlanmamış bir değiş tokuştur.

Sonrasında da borcun sert bir karışıklık canavarı olduğu ve diğer türden ahlaki meselelerle ilgisinin olmadığı ortaya çıkar… Fakat bu, bütün insan etkileşimlerinin, doğası gereği, değiş tokuşun türleri olduğu ve bunu kanıtlamak için de gereken tüm zihinsel taklaları atmak gerektiği varsayımı ile başlayan tipik eski bir hikâye değil midir?

Hayır. Bütün insan etkileşimleri, değiş tokuşun türleri değildir. Sadece bazıları öyledir. Değiş tokuş, insan ilişkilerini anlamak için özel bir yol ortaya çıkarır. Bunun nedeni, değiş tokuşun, eşitliği de ayrışmayı da kapsamasıdır.

Daha sonra Graeber, en yaygın iki kibarlık alışkanlığımızın tarihi aracılığıyla bizlere bir karşı örnek sunuyor:

Amerikan toplumunda sürekli “lütfen” ve “teşekkürler” deme geleneğini ele alalım. Bunları yapmak genellikle temel ahlak olarak ele alınır: Çocuklarımız onları söylemeyi unuttuğu zaman onları sürekli azarlarız, tıpkı toplumumuzun ahlak gardiyanlarının – örneğin; öğretmenler ve vaizler – diğer herkese yaptıkları gibi. Bu alışkanlığın, genelde, evrensel olduğunu düşünürüz, fakat… Değildir. Tıpkı günlük kibarlıklarımızın birçoğu gibi, bu da bir zamanlar feodal bir itaatin alışkanlığı olan şeyin bir şekilde demokratikleştirilmesidir: Herkese mutlak suretle, bir zamanlar insanların bir efendiye ya da benzer şekilde hiyerarşik açıdan üstün birisine davrandığı şekilde davranmakta ısrar etmek.

Fakat bu kibarlıkların hepsi birden, mazideki hiyerarşik yapıların anlamsız yankıları değil:

Kalabalık bir otobüste olduğumuzu ve oturacak yer aradığımızı düşünün. Hemcinsimiz olan bir yolcu çantasını kenara çekip, yer açıyor; biz gülümsüyoruz, ya da başımızı sallıyoruz, ya da teşekkür belirten diğer herhangi bir hareket yapıyoruz. Veya belki de, “Teşekkürler” diyoruz. Bu türden bir hareket, insaniyetin onaylanmasının belirtisidir; koltukta oturan kadının yalnızca fiziksel bir engel olmadığını, onun da bir insan olduğunu kabul ederiz ve sonrasında da muhtemelen bir daha hiç görmeyeceğimiz birisine karşı gerçek bir minnettarlık hissettiğimizi kabul ederiz.

(Debbie Millman’in “Please” (“Lütfen”) isimli eseri, 1993)

En etkileyici kısım ise bu iki ifadenin köken bilgileri:

İngilizcede “please” (“lütfen”) kelimesi “if you please” (“isterseniz”), “if it pleases you to do this” (“bunu yapmak sizi memnun edecekse”) cümlelerin kısaltılmış halidir – çoğu Avrupa dilinde de bu böyledir (Fransızcada si il vous plait, İspanyolcada por favor). Bunun edebi anlamı; “bunu yapmak zorunluluğu altında değilsin” demektir. “Bana tuzluğu uzat. Yapmak zorunda olduğunu söylemiyorum!”. Bu doğru değildir; toplumsal bir mecburiyet vardır ve buna boyun eğmemek imkânsızdır. Fakat görgü kuralları çoğunlukla kibar kurguların değiş tokuşundan meydana gelir (kibar dili ve yalanları daha az kullanmak için). Birisinden size tuzluğu uzatmasını istediğiniz zaman aynı zamanda ona bir emir veriyor olursunuz; fakat oraya “lütfen” kelimesini eklediğiniz zaman onun bir emir olmadığını söylüyor olursunuz. Ama aslında o yine bir emirdir.

İngilizcede “thank you” (“teşekkürler”) kelimesi, “think” (“düşünmek”) kelimesinden gelmektedir. Orijinal halinde de “I will remember what you did for me” (“Bana yaptığın şeyi hatırlayacağım”) anlamına gelmektedir – bu genellikle doğru değildir – fakat diğer dillerde (Portekizcede obrigado güzel bir örnek) bu standart kelime, İngilizcede “much obliged” (“çok teşekkürler”) anlamına gelen biçimi takip ediyor – yani aslında “sana borçluyum” anlamına geliyor. Fransızcadaki merci kelimesi daha da çarpıcı: o, “mercy” (“merhamet”) kelimesinden geliyor, merhamet için yalvarmak eylemindeki gibi; bunu söyleyerek kendinizi sembolik olarak hayırsever kişinin gücünün altına koymuş oluyorsunuz – çünkü nihayetinde borçlu, bir suçludur. “You’re welcome” (“Rica ederim”) ya da “it’s nothing” (“bir şey değil”) (Fransızcada de rien, İspanyolcada de nada) demek – her ne kadar ikincisi edebi açıdan doğru olan hali olsa da – tuzluğun uzatıldığı kişiye, hayali ahlak hesabı defterinize onun için bir borç kaydetmediğinin güvenini vermektir. Ayrıca “my pleasure” (“o zevk bana ait”) demek de – “Hayır, aslında bu bir borç değil, güvendir” demeniz – bana iyilik yaptın çünkü benden tuzluğu uzatmamı isteyerek, bana faydalı bir şey yapma olanağı sağladın anlamına gelmektedir…

Graeber, “borcun üstü kapalı hesabının” aslında “ahlakın özü olmadığını fakat orta sınıf ahlakının özü olduğunu” belirterek; bu değiş tokuş tarihinin, anlamlı veya anlamsız da olsa, şaşırtıcı ve yeni bir gelişme olduğunu belirtiyor:

Sürekli “lütfen” ve “teşekkürler” deme alışkanlığı ilk olarak on altıncı ve on yedinci yüzyılların ticari devriminde başlamıştır – bundan büyük bir ölçüde sorumlu olan orta sınıf insanlar arasında başlamıştır. Bu büroların, dükkânların ve ofislerin dilidir ve son beş yüz yıl süresince onlarla birlikte dünyaya yayılmıştır. Bu ayrıca, insanların ne olduğu ve onların birbirlerine ne borçlu olduklarını bulmaya çalışan, şimdiye dek bütünleşmiş bir hal aldıkları için onları göremediğimizi var sayan bir dizi büyük bir felsefenin de bir işaretidir.

Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)