Parti iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren yalnızca iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın. Bizi geçmişteki tüm oligarşilerden farklı kılan, ne yaptığımızı biliyor olmamız. Onların hepsi, hatta bize benzeyenleri bile korkak ve ikiyüzlüydü. Alman Nazilerinin ve Rus komünistlerinin yöntemleri bizim yöntemlerimize çok yaklaşmıştı, ama onlar kendi güdülerini tanımayı hiçbir zaman göze alamadılar. İktidarı zorunlu olarak ve belirli bir süre için ele geçirdiklerini, yolun sonunda insanların özgür ve eşit olacakları bir cennetin beklediğini söylüyorlar, dahası belki de buna inanıyorlardı bile. Biz öyle değiliz. Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz. İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.

Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.

Bir zamanlar, erkekler bir kadının bedenine bakar ve çekici bulurlardı, işte o kadar. Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiçbir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa bir zafer olmuştu. Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi.

Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, büyük birader çağından, çiftdüşün çağından selamlar!

Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir.

Harp sulhtur
Hürriyet esarettir
Cehalet kuvvettir

Winston: Yenikonuş çalışmaları nasıl gidiyor?

Syme: Çok yavaş. Şu ara sıfatlardayım, insanı büyülüyor. On birinci baskı değişmez baskı olacak. Sözlüğe en son biçimini veriyoruz. Sözlüğün 10. Baskısını gördün mü Smith? Bu kalınlıkta. (elini daha da inceltir) 11. Baskı bu kalınlıkta olacak. İş bittiğinde senin gibi kişiler dili yeni baştan öğrenmek zorunda kalacaklar.

Ampleforth: Araya girdiğim için özür dilerim. Dil temizlendiği zaman Goldstein’in son izlerinden kurtulacağımızı mı söylüyorsunuz?

Syme: Kesinlikle. Amaç doğrudan düşünceye ulaşmak. Doğrudan düşüncede öz disipline gerek yok. Dil buradan (gırtlak) gelir, buradan (beyin) değil.

Ampleforth: Sizinle aynı fikirde değilim yoldaş.

Syme: On birinci baskı 2050 yılından önce modası geçecek tek bir sözcük bile içermeyecek. Sözcükleri yok etmek çok güzel bir olay. Atılması gereken yüzlerce sıfat ve isim var. İş yalnız eşanlamlı sözcüklerle bitmiyor, karşıt anlamlılar da var. Bir başka sözcüğün karşıtı olan bir sözcüğün yararı ne olabilir? Her sözcük, zaten karşıtını kendi içinde taşır.

Syme: Örneğin, ‘iyi’ gibi bir sözcük varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gereksinimimiz olsun? ‘İyi değil’ işimizi görür. Ya da örneğin, iyiden daha kuvvetli bir sözcüğü ele alalım; harika, olağanüstü ve benzerleri gibi, bir sürü saçma sapan sözcüğe ne gerek var, ‘artı iyi’ aynı anlamı verir ya da daha kuvvetli bir sözcük istiyorsak ‘çift artı iyi’ kullanabiliriz. Buradaki güzelliği anlayabiliyor musun Winston? (Winston yanıt vermez, Julia’nın masasına bakmaktadır) yenikonuşun değerini anlayamıyorsun Winston. Yazarken bile, hâlâ eski dilde düşünüyorsun. Sözcükleri yok etmenin güzelliğini kavrayamıyorsun. Sonunda düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak. Sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak. Winston, 2050 yılında bizim şu konuşmamızı anlayabilecek tek bir insanın kalmayacağını hiç düşündün mü?

Winston: Proleterler hariç?

Syme: Proleterler sayılmaz. Onlar hayvandır.

Ampleforth: Ağır bir çalışma hayatı, çocuklar, komşularla ufak tefek tartışmalar, sinema, futbol, bira ve piyango…

Syme: 2050’de -belki de daha önce- eski dil tümüyle yitmiş, geçmişteki tüm yazın dünyası yok edilmiş olacak. Shakespeare, Chaucer, Milton, Byron yalnızca yenikonuşta var olacaklar, değişmekle kalmayıp eski biçimlerinin tam karşıtına çevrilmiş olacaklar. Hatta, sloganlar bile değişecek. Özgürlük kavramı ortadan kalkınca, ‘özgürlük köleliktir’ diye bir slogan nasıl olabilir? Düşünce ortamı, tümüyle değişecek. Daha doğrusu, bugün anladığımız anlamda bir düşünce olmayacak. Partiye bağlılık, düşünmemek, düşünce gereksinimi duymamaktır. Partiye bağlılık, bilinçsizlik demektir.

O’brien: Geçmişin denetimiyle ilgili bir parti sloganı vardır. Lütfen onu yineler misin?

Winston: Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu ânı denetleyen geçmişi de denetler.

O’brien: Şu ânı denetleyen geçmişi de denetler, geçmişin gerçekten var olduğuna inanıyor musun? Sen bir metafizikçi değilsin, Winston. Bugüne dek varoluşun ne demek olduğunu hiç düşünmedin. Sana şöyle açıklayayım. Geçmiş, uzayda somut olarak var mıdır? Bir yerde, başka bir yerde, somut nesnelerin dünyasında geçmiş hâlâ yaşıyor mu?

Winston: Hayır.

O’brien: Öyleyse geçmiş nerededir?

Winston: Kayıtlarda…

O’brien: Kayıtlarda. Ve?

Winston: İnsan aklında.

O’brien: İnsan aklı. Çok iyi. İşte biz parti olarak kayıtları ve insan aklını denetliyoruz. Öyleyse geçmişi de denetleriz, öyle değil mi?

Winston: Ama insanların olayları anımsamalarını nasıl ortadan kaldırabilirsiniz? İnsanın elinde değildir bu, isteği dışındadır. Belleği nasıl denetleyebilirsiniz? Benimkini denetleyemediniz.

O’brien: Tersine, onu sen denetlemedin, işte bu nedenle, şimdi buradasın. Çünkü alçakgönüllülükten ve kendini denetlemekten uzaklaştın. Yalnız denetim altında olan bir akıl gerçeği görebilir, Winston. Sen gerçeğin, nesnel ve kendi başına var olan bir şey olduğunu düşünüyorsun. Bir şey gördüğüne kendini inandırdığın zaman herkesin de seninle aynı şeyi gördüğünü kabul ediyorsun. Gerçek dışsal bir olay değildir Winston. Gerçek insan aklında yaratılır. Ama ölümlü ve hatalarla dolu bireylerin akıllarında değil, ölümsüz ve yanılmaz olan partinin aklındadır. Partinin inandığı ne varsa, gerçektir. Partinin gözleriyle bakılmadıkça, gerçek görülemez. Öğrenmen gereken şey bu, Winston. Aklının işleyişini değiştirmelisin, bunun için çaba göstermelisin. Doğru düşünebilmek için kendini alçakgönüllü kılmalısın.

O’brien: Ortaçağda engizisyon vardı, ama başarılı olamadı. Doğru yoldan ayrılanları yok etmek amacıyla işe başladı. Ama sonunda yok olan kendisi oldu. Çünkü kazığa bağlayıp yaktığı her adamın yerine binlercesi çıktı. Neden böyle oldu? Çünkü engizisyon, düşmanlarını herkesin önünde tövbe etmeden öldürüyordu. Öldürme nedeni zaten suçluların tövbe etmemeleriydi. İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçemedikleri için ölüyorlardı. Aslında tüm onur suçlunun, tüm utanç ise onu yakan engizisyonun oluyordu. Yirminci yüzyılda Naziler ve komünistler vardı. Onlar doğru yoldan ayrılanları, engizisyondan daha şiddetli cezalandırdılar. Geçmişteki yanlışlardan öğrenmişlerdi; cezalar şehit yaratmamalıydı. Kurbanlarını mahkeme önüne çıkarmadan önce insanlık onurlarını öldürüyor, aç bırakarak, işkence ederek, tüm dirençlerini kırıyorlardı. Sonuçta kendilerine ne söylenirse kabul ediyorlar, birbirlerini ele veriyor, birbirlerinin ardına gizleniyorlar, acıma dileniyorlardı. Ama birkaç yıl sonra aynı şeyler yinelendi. Ölenler şehit oldular; alçaldıkları unutuldu. Çünkü, itiraflarının düzmece olduğu ve işkence yoluyla elde edildiği anlaşılmıştı. Biz bu tür yanlışlar yapmıyoruz Winston. Buradaki tüm itiraflar doğrudur. Onları biz doğru yapıyoruz. En önemlisi, ölülerin bize karşı çıkmak için dirilmelerini önlüyoruz. Sonraki kuşakların seni savunacağını sakın düşünme, Winston. Sonrakiler senin adını bilmeyecek, seni tarih zincirinden söküp atacağız. Seni gaz haline sokup atmosfere salacağız. Senden geriye hiçbir şey kalmayacak; ne kayıtlarda bir isim… Ne de akıllarda bir anı. Geçmişin yok olacak, geleceğin gibi. Sen hiç yaşamamış olacaksın. Seni yok edeceksek, neden bu sorgulama zahmetine katlanıyoruz diye merak ediyorsun. Öyle değil mı?

Winston: Evet.

O’brien: Sana geçmiştekilerden farklı olduğumuzu söylemiştim. Partiye karşı olan birini yok etmeyiz. Onu öldürmeden önce bizden biri yaparız. Beynini uçurmadan önce mükemmel hale getiririz. Ve sonra.. Geride büyük birader sevgisinden başka bir şey kalmayınca onu tarihten sileriz… Ne demek istediğimi anlıyor musun Winston? Buraya giren hiç kimse iyileşmeden çıkmaz. Seni değiştireceğiz. Eski duygularına asla kavuşamayacaksın, içindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duyamayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi dolduracağız.

O’brien: Şimdi sana sorumun yanıtını söyleyeceğim: parti yalnızca kendisi için güç ister. Kimse yönetime onu bırakmak için geçmez. İktidar araç değil, amaçtır… Peki bir insan başkası üstünde nasıl iktidar kurabilir?

Winston: Ona acı çektirerek.

O’brien: Kesinlikle. İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir, iktidar insanın aklını parçalamak ve istenen biçimde bir araya getirmektir. Geçmişi neden yasakladık biliyor musun Winston? Çünkü insanı geçmişinden kopardığınız zaman onu ailesinden, çocuklarından ve diğer insanlardan da koparırsınız. Eğer geleceğe dair bir şey görmek istiyorsan insanın suratında sonsuza kadar basılı duran bir postal hayal et. Şunu asla unutma; her zaman üzerine basılacak bir surat bulunacaktır. Parti her zaman yenilgiye uğratılacak, aşağılanacak, gülünç duruma düşürülecek bir düşman bulacak ya da o düşmanı kendisi yaratacaktır. Güçlünün güçsüze ihtiyacı vardır Winston, iktidarın da düşmana…

Çağdaş savaşın başlıca amacı, yaşama düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından beri, tüketim malları artıklarının ne yapılacağı, endüstrileşmiş ülkelerin gizli bir sorunu olagelmiştir. […] Yirminci yüzyılın başlarında, hemen hemen her okuryazar kişinin düşlediği gelecek, son derece varlıklı, rahat, düzenli; cam, çelik ve bembeyaz betondan yapıları olan pırıl pırıl, tertemiz bir dünyaydı. Bilim ve teknoloji hızla ilerliyor ve doğal olarak bu ilerlemenin devam edeceği varsayılıyordu. […] Sonuç olarak bugünkü dünya, elli yıl öncesinden çok daha ilkeldir. Bazı geri kalmış bölgeler ilerlemiş, savaş ve polis kullanımı amacıyla bazı aygıtlar geliştirilmiş, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde duraklamıştır. Makineleşme, hala tehlikesini korumaktadır. Makinelerin ortaya çıkmasıyla, düşünen kafalar ilk andan itibaren, yoksulluğun sürmesi için bir neden kalmadığını anlamışlardı. Eğer makineler bilinçli bir şekilde kullanılmış olsalardı, açlık, aşırı çalışma, pislik, bilgisizlik ve hastalıklar birkaç nesilde ortadan kalkabilirdi. Gerçekten de bu tür amaçlar için kullanılmadığı halde, bir anlamda otomatik bir işleyişle, çoğu zaman paylaştırılması zorunlu bir varlık yaratarak, makineler, on dokuzuncu yüzyıl sonundan yirminci yüzyıl başına rastlayan elli yıl süresince ortalama insanın yaşama düzeyini oldukça yükselttiler.

Ancak zenginliğin toplam yükselişinin, hiyerarşik toplumun parçalanması demek olduğu gözden kaçmıyordu. Herkesin çalışma saatlerinin kısaldığı, yeterli yiyeceğin olduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, arabası, hatta uçağı olabildiği bir toplumda, eşitsizliğin en belirgin ve en önemli yanlarının silineceği ortadaydı. Bu yaygınlaştığında da, zenginliğin ayırıcı gücü ortadan kalkacaktı. Kuşkusuz, kişisel mülk anlamındaki zenginliğin eşit olarak paylaşıldığı, kudretin ise ayrıcalıklı, sınırlı bir zümrenin elinde olduğu bir toplumu düşlemek olasıydı, ama uygulamada böyle bir toplumun sarsılması uzun sürmezdi. Çünkü rahat ve geleceğe olan güvence herkese sağlandığı zaman, yoksulluk nedeniyle gelişemeyen insan kitleleri okuma-yazma öğrenerek kendileri için düşünmeyi başarabilecekler; bu aşamayı geçirdikten sonra, er geç ayrıcalıklı sınıfın gereksizliğini kavrayarak ondan kurtulacaklardı. Uzun dönemde, hiyerarşik toplum, ancak yoksulluk ve bilgisizlik üzerine kurulu olduğu sürece var olabilirdi. Yirminci yüzyıl başlarında bazı düşünürlerin de önerdiği gibi, yeniden tarım toplumuna dönüş de bir çözüm değildi. Bu, tüm dünyayı sarmış olan mekanikleşmeyle çelişmekteydi. Üstelik, endüstride geri olan ülke, askeri açıdan da geriydi ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendisinden daha güçlü olan devletler tarafından yönetilmeye mahkumdu.

Üretimi düşürerek kitleleri yoksulluk içinde tutmak da çözüm değildi. Bu yol kapitalizmin son aşamasında, 1920 ve 1940 yılları arasında denendi. Ekonomi yavaşlatıldı, topraklar ekilmedi, sermaye malları artırılmadı, nüfusun büyük bir kesimi çalıştırılmayıp devlet tarafından beslendi. Ama bu ülkelerin askeri gücünü azalttığı ve gereksiz kıtlık, kaçınılmaz bir muhalefet yarattığı için, çabuk vazgeçildi. Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği artırmaksızın endüstri çarkını döndürmekti. Üretim sürdürülmeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli bir savaş durumunda olmaktı.

Savaşın işlevi yok etmektir: yalnız insanları değil, insan emeğinin ürünlerini yok etmektir. Savaş, kitlelerin rahatını ve sonuçta zekasının artmasını sağlamak için kullanılabilecek malzemenin havaya uçurulması ya da denizlerin dibine yollanmasıdır. Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri üretmeksizin işgücünü kullanmanın akıllıca bir yoludur. Örneğin bir yüzen kale, bir kaç şilebin yapımına harcanabilecek emekle ortaya çıkar. Sonra kullanılmamaktan eskidiği için, hiç kimseye bir yararı dokunmadan sökülür ve muazzam emeklerle yeni bir kale yapılır…

Eğer ben uçtuğumu düşünüyorsam, eğer sen benim uçtuğumu düşünüyorsan o zaman uçuyorumdur.

Zekâ kadar aptallık da gerektiriyordu ve aptallığı edinmek, en az zekâyı edinmek kadar güçtü.

Bütün ülkelerin egemen sınıfları, birkaç atom bombası daha atılırsa, örgütlü toplumun ve bu arada kendi güçlerinin ortadan kalkacağını anladılar.

Kim orta Afrika’yı ya da Güney Hindistan’ı ya da Ortadoğu’yu ele geçirirse, sanki bedavaya çalışan yüzlerce milyonu da emri altına almış demektir. Bu ülkeler halkları, elden ele geçirilen köleler durumuna düşürülmüşlerdir; çıkardıkları petrol ve kömürle, büyük devletlerin emrinde, daha çok silâh üretimi, daha çok toprağın ele geçirilmesi, daha kalabalık nüfusun denetim altına alınması gibi bitmeyen bir çabalama için kullanılırlar. Savaşın, bu sınırlar dışına taşmadığına dikkat edilmelidir.

Winston konuşurken, siyasal bağnazlığın ne demek olduğunu bilmediği için, Julia’nın partiye bağlı görünmesinin çok daha kolay olduğunu düşündü. Bir bakıma partinin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı.

Tarih boyunca, büyük olasılıkla neolitik çağdan bu yana, yeryüzünde üç tür insan sınıfı olagelmiştir. En üst, orta ve alt sınıf. Bunlar kendi aralarında pek çok alt bölümlere ayrılmışlar, kendilerine değişik adlar verilmiş, göreli sayıları ve tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hep aynı kalmıştır. Büyük ayaklanmalar ve değişimlerden sonra bile, bir denge aygıtının her zaman son dengesine dönüşü gibi aynı yapı hep ortaya çıkmıştır.

Bu üç grubun amaçları uzlaştırılamaz. En üst sınıf, durumunu korumak, orta sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı (varsa eğer, çünkü bu grup günlük hayatta olup bitenler dışında herhangi bir şeyi fark edemeyecek kadar yoksul koşullarda yaşamaktadır), tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit olduğu bir toplum yaratmaktır. Bu nedenle, tarih boyunca, genel çizgileriyle değişmez olan savaşımlar sürekli yinelenip durmaktadırlar. En üst sınıf, uzun dönemler süresince yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek, alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. Bu üç grup arasında amacına -geçici bile olsa- ulaşamayan, alt sınıftır…

Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiç bir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa zafer olmuştu. Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi.

Ama bir sorusu yanıtlanmıştı. Hiçbir zaman, neden ne olursa olsun, acınızın artırılmasını isteyemezdiniz. Acı içinde tek şey isteyebilirdiniz: durmasını. Dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. Acının karşısında kahramanlık yoktu!

Winston, gözlerinin göremediği, çenesi hızla açılıp kapanan bu yüze bakarken, tuhaf bir duyguya kapıldı: bu adam gerçek bir insan değil de bir çeşit kuklaydı sanki. Konuşan, adamın beyni değil, gırtlağıydı. Ağzından çıkanlar sözcüklerdi gerçi, ama gerçek anlamda bir konuşma değildi bu: ördek vaklaması gibi, bilinçsizce çıkarılan bir gürültüydü.

Açıkçası partinin dünya görüşü onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetilebiliyordu, çünkü kendileri, istenenin iğrençliğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi, toplumsal olaylarla yeterince ilgilenmedikleri için neler olup bittiğini de göremiyorlardı.

Hiçbir şeyi kavrayamadıkları için hiçbir zaman akıllarını kaçırmıyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı, çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

Sevişirken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. İşte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. Her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. Tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik. Mutlu olsan büyük birader, üç yıllık kalkınma planları ve öteki saçmalıklar için coşkulanmana gerek kalır mı?

Bir bakıma partinin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı. Bunlar kendilerinden istenilen şeyin saçmalıklarını anlamadıkları, olup biten günlük olayları izlemedikleri için, gerçeğe en karşıt şeyleri bile kabulleniyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve bu yuttukları onlara zarar vermiyordu. Çünkü içlerinde bir iz bırakmıyordu. Tıpkı bir mısır tanesinin kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi.

Portakal der, limon der st. Clement’in çanları,
bana üç farthing borcun var, der st. Martin’in çanları,
ne zaman ödeyeceksin? der old Bailey’nin çanları,
varlıklı olduğum zaman, der Shoreditch’in çanları,

Partinin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi.
Asıl amacı, cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktı.
Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli kabul edilen.
Parti üyeleri arasındaki tüm evliliklerin, bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu.
Bu komite, ilkelerini açıklamamakla birlikte, eğer çiftlerin birbirlerine fiziksel olarak bağlandıklarını fark ederse bu evliliği onaylamazdı.
Evliliğin tek amacı, partinin hizmetine verilecek çocuklar üretmekti.
Cinsel birleşme lavman yapmak gibi iç bulandıran bir işlem olarak düşünülmeliydi.
Bu açıkça belirtilmez, ama çocukluğundan başlayarak, her parti üyesinin içine işlenirdi.
Hatta, her iki cins için bekâreti özendiren, gençlik anti-seks örgütü gibi kuruluşlar vardı.

Bir zamanlar, erkekler bir kadının bedenine bakar ve çekici bulurlardı, işte o kadar. Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiçbir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa bir zafer olmuştu.

Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi.

Sevişmek, siyasal bir eylemdi.

Savaş her egemen kesim tarafından kendi uyruklarına karşı verilmektedir ve savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.

Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir yüzen kalede, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılacak emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir yüzen kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır, ama bu bir avantaj olarak görülür.

Zenginlik bir kez genelleşti mi ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.

Partinin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi. Asıl amacı, cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktı. Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli kabul edilen. Parti üyeleri arasındaki tüm evliliklerin, bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu. Bu komite, ilkelerini açıklamamakla birlikte, eğer çiftleri birbirlerine fiziksel olarak bağlandıklarını fark ederse bu evliliği onaylamazdı. Evliliğin tek amacı, partinin hizmetine verilecek çocuklar üretmekti. Cinsel birleşme lavman yapmak gibi iç bulandıran bir işlem olarak düşünülmeliydi. Bu açıkça belirtilmez, ama çocukluğundan başlayarak, her parti üyesinin içine işlenirdi. Hatta her iki cins için bekareti özendiren, gençlik anti-seks örgütü gibi kuruluşlar vardı. … Parti, cinsel içgüdüyü öldürmeye, öldüremediği durumlarda da bozmaya ya da kirletmeye çalışıyordu.

Oysa proleterler, kendi güçlerinin bilincine bir varabilseler, belki gizli etkinlikler yürütmeye bile gerek kalmayacaktı. Yalnızca ayağa kalkıp, sırtına konan sinekleri savuşturan bir at gibi silkinmeleri yetecekti. İsteseler, partiyi akşamdan sabaha yerle bir edebilirlerdi. Hiç kuşkusuz, önünde sonunda akılları başlarına gelecekti.

Önünde diz çöküp ellerini ellerine aldı.
“Daha önce de yaptın mı bunu?”
“Tabii. Yüzlerce kez yaptım… Yüzlerce kez olmasa da pek çok kez. ”
“Parti üyeleriyle mi?”
“Evet, hep parti üyeleriyle. ”
“İç parti üyeleriyle mi?”
“Yok, o alçaklarla hiç yapmadım. Ama bir sürüsü eline fırsat geçse yapmak için neler vermez. Herkese azizlik taslarlar, yutturabildiklerine tabii. “

Winston’ın yüreğine su serpilmişti. Demek Julia bunu pek çok kez yapmıştı; keşke yüzlerce, binlerce kez yapmış olsaydı. Yozluğu anıştıran her şey onda her zaman çılgınca bir umut doğururdu. Kim bilir, belki de parti içten içe çürümüştü, emek ve özveriye tapınma kötülükleri örtbas eden bir yalandan başka bir şey değildi belki de. Ah, hepsine birden cüzam yanda frengi bulaştırmak ne kadar da hoş olurdu! Parti’yi çürütmek, güçsüz kılmak, yerle bir etmek için neler vermezdi! Julia’yı da aşağıya çekti; şimdi ikisi de dizlerinin üstünde, yüz yüzeydiler.

“Bak. Ne kadar çok erkekle yattıysan, seni o kadar çok seviyorum. Anladın mı?

– Sonunda sizi alt edecekler, er geç sizin ne olduğunuzu anlayacaklar, işte o zaman sizi paramparça edecekler.
– Bunun böyle olacağına ilişkin bir kanıt var mı ortada? Ya da böyle olması gerektiğine ilişkin bir neden?
– Hayır, yalnızca böyle olacağına inanıyorum. Başaramayacağınızı biliyorum, evrende bir şey var, bilemiyorum, bir ruh, bir cevher, işte onu hiç bir zaman yenemezsiniz.
– Tanrıya inanıyor musun?
– Hayır.
– O zaman bizi yeneceğini söylediğin bu cevher nedir?
– Bilmiyorum. İnsan ruhu.

– Kaç parmak görüyorsun, Winston?
– Dört.

İbre altmışa yükseldi.

– Şimdi kaç parmak Winston?
– Dört! Dört! Başka ne diyebilirim ki? Dört!

İbre yeniden yükselmiş olmalıydı, ama Winston kadrana bakamıyordu. O kaba, acımazsız yüzden ve dört parmaktan başka bir şey görmüyordu. Parmaklar gözlerinin önünde dev bir sütun gibi dikiliyordu, bulanık ve titreşir gibiydiler, ama dört tane oldukları kesindi.

– Kaç parmak var Winston?
– Dört! Kesin şunu, kesin! Nasıl yaparsınız? Dört! Dört!
– Kaç parmak var, Winston?
– Beş! Beş! Beş!
– Hayır, Winston, yararı yok. Yalan söylüyorsun. Hala dört olduğunu düşünüyorsun. Söyle lütfen kaç parmak var?
– Dört! Beş! Dört! Siz ne diyorsanız o. Yeter ki kesin durdurun şu acıyı.

En üst sınıf, durumunu korumak, orta sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı (varsa eğer, çünkü bu grup günlük hayatta olup bitenler dışında herhangi bir şeyi fark edemeyecek kadar yoksul koşullarda yaşamaktadır), tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit olduğu bir toplum yaratmaktır.