Yapım Yılı: 1963
Ülke: İran
Yayınlanan Tarih: 1963
Senaryo yazarı: Forugh Farruhhzad

Türkçe Altyazılı
Başrol Oyuncuları: Forugh Farruhzad, Ebrahim Golestan, Hossein Mansouri

Genç yaşta hayatını kaybeden İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın yönetmenliğini gerçekleştirdiği Khaneh siah ast (1963) belgesel filminde; çocuk ve yetişkin cüzzamlıların bir arada yaşadığı ve bakımlarının yapıldığı bir bölgede varlık, yaşam, yücelik, güzellik, çirkinlik, zıtlık gibi kavramlarla dolu etkileyici ve düşündürücü bir eserle karşı karşıya kalıyoruz.

Ev Karadır, (1963)’te zaman zaman şair yönünün edebiliğiyle dış ses olarak sesini duyduğumuz Füruğ Ferruhzad bu kısa filminde hayatın dışlanmış ve görülmek istenmeyen yanlarında yer alan bazı insanlar aracılığıyla izleyicisini düşünmeye sevk ederken etkileyici bir görsellik sunuyor.



Senin adına övgüler dizeceğim ey ebedi olan! On telli ud ile senin adına övgüler dizeceğim. Çünkü sen beni olağanüstü bir biçimde yarattın. Kemiklerim biçimlenirken senin bilgin dahilindeydi. Ben dünyanın derinliklerinde yaratıldım. Bütün uzuvlarım senin kitabında yazılı ve senin gözlerin Allah’ım, beni bir ceninken bile görüyordu.

Bir daha baharı görmeyeceğim ama bu satırlar kalacak. Beni buraya kadar getirdi. Kalbim acıdan çatlıyor.

Ah! Bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı. Uçar ve huzurlu olurdum. Çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm. Bu dünyada çok acı çektim. Bu dünya gebe ve haksızlık doğuruyor.

Allah’ım! senin gücün ve senin huzurun dışında nereden sığınak bulabilirim. Eğer şafağın rüzgarların asılsam ve denizin derinliklerinde yaşasam, yine de eşinin ağırlığını üzerimde hissederdim. Beni kararsızlıkla sarhoş ettin. Senin yolların ne kadar gizemli. Yüreğimin acısını söylüyorum. Ruhumun yakıcılığını söylüyorum.

Sessizliğimi korurken kemiklerim ufalıyor. Çünkü eşinin ağırlığı üzerimde. Hatırla, hayatım bir soluktan ibaret. Çöldeki bir pelikan gibiyim. Yıkıntıların arasındaki bir baykuş gibi ve bir serçe gibiyim, damda tek başına kalmış.

Dökülmüş su gibiyim ve ölüp gitmişler gibiyim ve ölümün gölgesi gözkapaklarımı kaplıyor. Beni bırak, beni bırak, günlerim sadece bir nefes. Beni bırak, yolculuğuma başlamadan önce geri dönüşü olmayan yere, ebedi karanlıklar ülkesine.

Allah’ım! güvercininin ruhunu vahşi hayvanlara emanet etme. Hatırla, hayatım bir soluktan ibaret. Değirmenlerin gürültüsü ve o, acı dolu aylara bölünmüş ve çevremi saran neşeli şarkılar ve canlı ışıklar yitip gitti.

Ne mutlu, bu zamanda hasat yapanlara ve elleriyle başakları toplayabilenlere. Çölde şarkı söyleyen ruhları dinleyelim. Ah edenleri ve ellerini gökyüzüne açanları şarkısı diyor ki: ‘Eyvah! yaralarım ruhumu hissizleştirdi. Ah sen, beline kadar inen saçların dökülürken kırmızı elbiseler giydiğin, altından mücevherler taktığın zamanları hep unuttun. Gözlerine sürme çekerdin. Hatırla, kendini boşu boşuna güzelleştirirdin. Çölde yalnız bir şarkı olduğun ve arkadaşların seni terk ettiği için… Zaman akıyor ve öğlenin gölgeleri uzamaya başlıyor ve kuşlarla dolu bir kafes gibi, hayatımız da iniltiyle dolu. İçimizde hiç kimse bilmiyor ne kadar vakti kaldığını. Hasat zamanı geçti, yaz artık bitmek üzere ve bir kurtuluş bulamadık.

Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için ama kimse duymuyor bizi ve karanlıkta ışığı bekliyoruz. Ey sen! Sevginin gücüyle taşan nehir. Bize doğru gel. Bize doğru gel…