Şiir ve diğer sanat yüzleri yaşam aynasında kendisini görür. Yaşam aynasında şüphenin yüzü hep vardır, çünkü! Bilinmezlik ve sorgulayış o aynaya çarpan anlam ışıklarıdır. Sorgulayış ve şüphe hayatın içinde canlı organizmalardır. Yaşayacağı süre sonsuzdur!

Hayatı çözen merak anahtarı, bize şiirin saklı olduğu mahzenlerin kapısını açar!

Bize bahşedilmiş sanatsal özgürlüğümüzü güzel görsel çıkarımlara (resim, heykel, el sanatları vb), yazınsal kutsal metinlere (şiir, öykü, roman, biyografi, deneme vs.) kısa sürede olsa hapsedebilme iradesi göstermemiz bizim bilgeliğimizi göstermez mi, peki?

Toplumsal törel bakışımız olayları, insanları bağımsız irdelememize engel teşkil eder mi? –irdelemelerden de şiir çıkarırız– Tanımlama ve savları bir düzenek içinde biçimlendirme görevini üstlenmiş üstün insan görgüsüne sahip “ben”; bilinçli bir biçim, içerik, anlam, biçem, toplumsal içerik, ideolojik duruşla sanat eserim olarak belleğime çağırdığım bilge şiiri, dünyamda misafir edebilirim. Cahit Sıtkı Tarancı dediği gibi: “Bir kere misafire çıkmış adın; / İstesen istemesen gideceksin” yani şiirin misafirliği de böyle bir şey olsa gerek!

Şâir, sağlam bir düşünce pratiği inşa etme hünerini, şiir denen bâtınî âlemde daha çok kazanır O halde bu haz denen karmaşayı her seferinde çözen yine şiirdir. Şiir, görünür olmayanı görmek için gidilen yoldur, yâre çıkılan yolculuktur! Bilinmezlik dünyasıdır, keşfedilmemiş topraklarıyla bizi görsel ve yazınsal bir coğrafyaya ulaştırır. Orada şiir de hep yaşar. Şâirin başka bir yerde yaşayıp başka bir hayalî yerküre’ye sahip olma hazzı, duygusu, ona eşsiz bir yaratıcı özgüveni verir. Yarı – tanrı, yarı tanrıça olma hâliyle şâir; hayalî yerküre’yi yeniden, yıkıp yıkıp yeni baştan kurma işini üstlenir!

Dil, hakikati göstermeye niyetlenirse hikmete sual edilmez tabii ki! Şiir; on kısmetle gelirse dokuzunu kaldırır atar, birini bırakabilir. O da bilgelik birikimi olur bakarsınız.

Hikmeti söylemek, onun derinliğine bezenmek sözcük bizi duyuyorsa mümkündür. Ama bunu söylemek için biz sözcüğe yürürüz, biz yürümezsek hiç de sözcük bize geleceğe benzemiyor; olayların, yaşadığımız çağın hır gürültüsü öyle yön verdi ki sanata, popülerlik denen şan, şöhrete, bu gitgide toplumu çareli sanattan uzaklaştırdığını gösteriyor; bu sav artık gerçeği görecek, dürüst bir yüreklilikle şiiri gerekliliğin üzerine çıkaracaktır; çünkü şiir, sanatın kızıdır. Şâirin yâridir! Yönlendirici etkisi; şâiri kendisine çeken, şairle göz göze gelen şiir, us zorunluluğundan değil, gönül birlikteliğinden dolayı onunla ömrünü tüketmeye razı olur. Şâir, şiirsiz ölür bu bir gerçek!

Şimdi ise, gereksinme çaresiz düşmüş insanı emri altına alıyor. Gereksi bir irade ve çare beyanı olan şiirle boyunduruk altına alınan insan, dilin mahkûmudur! Dil, hayalî yerküre’de bütün her şeyin ona hizmet edici yönüyle ve insanın bütün var olma serüveninin onunla başladığının bilincinde onu kutsamamızı istiyor. Kutsanmaya da hakkı var yani; hikmet ve hakikat, bu kaba saba ve zalim dünyada bir onda var Mal mülk, parasal tüketici ve maddi değer ölçüsüyle başlayan insanî ilişkiler, yozlaşma kültürü denen bir başka kültür yarattı. Bu kendinden vazgeçişin vicdan terazisinde özgül ağırlığı da yok; her türlü hikmet elinden alınarak gürültülü bir hiçliğe dönüşen insan, var olma gerekçesini de unutmuşa benziyor. Dil, mükemmele varma yolunu işaret ederken ve bizle güzel ve eşsiz yâre giderken, arkasında söz ötesi bir çığlık bırakır. Sizin yârin kulakları da çınlasın! Ne var ki bunda, her insanın sanatı, kendisine yârdir! Yâre yâren olmak gerekir her halükârda, yine de siz bilirsiniz!

Yaşam gibi, bu dünyada insanlığın büyük kaderi olan sanatın yerine dair, ben diyeyim şiirin özüne dair doğruları olması gerektirdiği gibi dile aktarma misyonu üstlenmiş kişilere karşı, yetkin kalem ahbaplarının hoş olmayan tavırları dil şevkimizi bozmaz mı? Elbette bozar. Bilgeliğin gerek özü, gerekse yaşamdan tanımlar gerçekleştirmesiyle hayalî yerküre’de şiir denen bu büyük retoriği herkese duyuruyor. Dalga dalga yüreğe dağılan mana; salt gönül yargıçlığına soyunuyor ve yalnızca, derinliğin sarmalında yücelebilen, kendine, şiirle bir çıkış yolu buluyor

Sanatın iç çekirdeğidir, şiir! Aynı zamanda bir dış tuttuğundan, kendisini bu döngüye, bahaneye yakından veya uzaktan bir taslak içinde karıştırıyor. Bir bakıyorsunuz görsel sanatların içinde şiir var; bir bakıyorsunuz, yazınsal örüntüler içine sızmış. Ama şu da bir gerçek, şiir, diğer sanat türlerinin özüne saygı duymuş, yapısını bozmamıştır Sadece yardımcı öğe olarak sanatı öteye taşımıştır. Çünkü gelecekler ötede bizi bekler. Demek ki sanatçının bu hikmet karşısında vereceği karar, yalnız kendi işi değildir; burada sözcük duyarsa ki duyar şâir, dille biçim kurarken karar verme yeteneğini de özgün bir şiir anlayışına göre gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Böylesine yüksek ve özgün yaşamın kendiliğindenliğine vurgu yapmamla birlikte şiire yakışan bir tutum almam beni, güzel heyecanlarla insanlığın ve şiirin iyiliğine adanmış bir yürek, kendini yaşama açmış bir vesile kılacak! Bulunduğumuz yerlerde ayrı, olmak istediğimiz başka bir soyut dünyamızda da ayrı, önyargısal ayrım büyük olunca, yaşantılayabildiğimiz düşüncelerle aynı sonuçta buluşmamız benim için beklenmedik büyük bir sevinç olacak! Şiir, insanı kandırır– kandırılmaya en müsait insan olduğumuz için bu görkemli kandırılmaya karşı koyacak özgür bir serzenişi alırsam, bunu şiire mâruz kalmışlar adına bağışlattırmayıp, gelenekten izler taşıyarak, bizim dilimizdeki ilkelerle savunabilirim belki de. Bilgelik sanırlar bunu daha çok, güzellik ve estetik duygusuna yabancı olanlar! Evet, şiiri yurt tutanlar yâre götüren yolun, estetik yol olduğundan,  sesi kesilmez şiiri, estetik olandan almak gerektiğine inanırım. Ama bu kanıt, önce biçim- biçem ve içerik bütünlüğü sağlarken, usun sağlıksız olanın devşirilmesine dayanamaz. Kendini yönetmek için şâirlik ruhu hep yol gösterici olmuştur. Belki de “Yüreğimizin bağ bozumu sürekli olarak gerçekleştiği için şiirle, sürekli hasadı alındığı için gönlümüzün, hasta derler bize, biz şâirlere*”

*Ahmet İnam
Hûseyin Korkmaz  / Malatya 28 Kasım 2013