DETAYLARI HATIRLAYIN

YENİ HESAP

Abim uzun araştırmalardan sonra bulduğu doktorumun dâhi olduğunu düşünüyor, genç yaşta aldığı bilim ödüllerinden sanki kendi almış gibi gururla söz ediyor. Abimi üzmemek için takdir ediyormuşum gibi yapıyorum. Umrumda değil oysa. Doktorumun da değil. Muayenehanesinin duvarları bomboş. Mecburen astığı diplomadan başka bir şey yok. Odası her an dünyanın dışına çekip gitmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Doktorumun gölgeli yüzünde parlayan gözleri bana gözyaşını hatırlatıyor. Gözleri sanki her an yuvarlanacak kocaman birer gözyaşı damlası. Aşağı yukarı aynı yaştayız sanırım. Yaşını hiç sormadım, belki benden bir iki yaş büyüktür. Odasında bir ayna var. O aynada göz göze geldiğimizde, gözleri sayılmazsa ona abimden daha çok benzediğimi düşünüyorum. Doktorumun gözleri, hayat gözbebeklerinde toplanmış gibi canlı bir acıyla dolu. Benim gözlerim de acı dolu ama gözlerim çok geride bir yerde kalmış gibi geliyor bana. Sanki yüzüm burada, ama gözlerimi uzakta bir yerde bıraktım.

Aramızda garip bir ruh yakınlığı var. İkimiz de ait olduğumuz evreni arar gibiyiz. Bizi birbirimize benzeten şey de bu. Bu yakınlığın nasıl farkına vardık, bilmiyorum.Rutin muayenelerden sonra, öylesine konuşurken hissetmiş olm-alıyız. Doktorum başta umutsuz vaka olduğum için konuşuyordu benimle. Ama zamanla ikimiz için de ihtiyaç halini aldı bu konuşmalar. Bekleyen hastası yoksa, olmasın diye son randevuyu bana veriyor, rutin işlemlerden sonra konuşuyoruz. Konuşma yetimi tümüyle kaybedene kadar konuşmaya kararlıyız. İkimiz de bu zamanı muayene ayrıntılarıyla geçirmek istemiyoruz.

Konuşmalarımızın her zaman düşünce dolu derin sohbetler olduğu söylenemez. Ama tümüyle yüzeysel, boş gevezelikler de değil. Amaçsız söyleşmeler ya da anlaşılması zor bir bağımlılık demek daha doğru. Doktorum bir işe yaramadığını bildiği halde yazdığı Risperidon reçetesini bana uzatıyor, alıyorum, unutmak üzere masanın üzerine bırakırken herhangi bir şey anlatmaya başlıyorum.

Alt katımda oturan ve her karşılaştığımızda yetmiş yedi yaşında olduğunu, Sainte Pulcherie'yi bitirdiğini, gençliğinde çok iyi yüzdüğünü, yüzmeyi Boğaz'da, annesinin beline bağladığı ve bir ucunu sıkıca tuttuğu ip sayesinde öğrendiğini anlatan, aklı eski bir zamanın güzelliğinde durmuş yaşlı kadın ölürse; ona bağımlı yaşayan, elli küsur yaşındaki, durgun zekâlı oğlunun delireceğini ya da çok geçmeden öleceğini düşündüğümü söylüyorum mesela. Market broşürleri biriktiren, sabah saatlerini manavın önündeki plastik taburede oturup son broşürle bir önceki arasındaki fiyatları karşılaştırarak geçiren ve bulabildiği küçük farklardan büyük sevinç duyan bu iri yapılı, küçük kafalı adamın delirdiğini ya da kendine yemek yapacak becerisi olmadığı için açlıktan öldüğünü görecek kadar yaşayabileceğimden emin olmadığımı söylüyorum.

Doktorum, yaşlı kadının bana ölümü mü hatırlattığını soruyor. Kadının evinden gelen ve merdiven boşluğunu dolduran ilaç, kolonya ve yaşlılık kokusunun ölümü hatırlattığı doğru. Ama beni korkutmuyor, tiksindiriyor. Yaşlanmadan ölecek olmak en büyük tesellim. Bu koku evime dolmasın diye kapımı hemen kapatıyorum. Doktorumun kadının öldüğünü, oğlunun delirdiğini görecek kadar uzun yaşayacağımı söylemesini beklemiyorum. Zaten söylemiyor, umut konusunu daha en başında kapattık.

Bazen konuşmayı o başlatıyor. Dönüşümden sonraki ilk buluşmamızda yeni bir eve taşındığını söyledi. Bütün eşyası rahat bir koltuk, duvar boyunca uzanan bir kitaplık ve masa niyetine kullandığı tekerlekli bir sehpadan ibaret olan geniş salonuna devasa bir akvaryum almış. İlk gecesini içinde balık olmayan bu akvaryuma bakarak ve yaşamaktan niye bu kadar sıkıldığını düşünerek geçirmiş Doktorum hayat denen, tanımlaması zor bu sürecin insanı çaresizlikten kıvrandıracak kadar acımasız ve alçakça basit bir oyun olduğunu; bilimin, evrenle genom arasındaki sonsuz varoluşun sırlarıyla uğraşarak hayatı alçakça basit bir oyun olmaktan çıkardığını, böylece gerçek kıldığını düşünüyor. Genoma ve evrene hayran. İnsan aklının almadığı bir büyüklükle küçüklük arasında gidip gelerek yaşıyor. Bu ikisine tarifi imkânsız bir tutkuyla bağlı olduğunu, genomla evren arasındaki her şeyi yaratan tanrının evreni tümüyle içine alan bir yerde hâlâ keşfedilmeyi beklediğini söylüyor. Henüz bulunmamış saf gerçeğin varlığına inanıyor. Bense sadece Sophie'nin varlığından eminim.

Gözleri gözyaşına benzeyen doktorum yakalayamayacağını bildiği gerçeğe bir yerinden tutunuyorsa, kendini içindeki boşluk dolacakmış gibi hissediyor. Bu yüzden kapısını her açtığında onu postadan yeni çıkmış bir bilim dergisine veya internet kütüphanelerinde bilimsel bir gelişme hakkında yazılmış bir makaleye gömülmüş buluyorum. Ona bilimden başka heyecan verecek bir şey de yok. Bilim de olmasa tümüyle boşluğun içinde yüzecek.

Bir süredir bilim dahil hiçbir şeyle yetinemediği için acı çekiyormuş öte yandan.

"Sanki derimin altında benden daha büyük bir şey var ya da beni yutmuş bir boşluk," diyor. "Bu şey her neyse bedenimi zorluyor. Kendimi bir gün yırtılacakmışım, paramparça olacakmışım gibi hissediyorum. Varlığımla yetinemiyorum."

"Belki de yetinmek kelimesi yanlıştır," diyorum.

"Olabilir, dünyayı benimseyememek demek daha doğru," diyor. "Bende bu dünyayla uyuşmayan bir şey var."

Bir zamanlar aile kurmak fikrinden heyecan duymuş. Bütün arkadaşları evleniyormuş. O da herkesin âşık olduğu, porselen gibi beyaz teni olan, çok güzel bir kadınla evlenmiş. Onkologmuş kadın, çok da başarılıymış. Ama onkolojinin karısına heyecan veren kısmının ölümcül kitleleri yok etmek değil yok etmenin karşılığını almak olduğunu evlendikten sonra anlamış. Başta bunu bilmediği için en çok hırsından etkileniyormuş karısının, bir de çevresindeki bütün erkeklerin onu istemesinden.

Herkesin istediği, çok güzel, çok zeki ve çok başarılı bir kadınla evlenmiş olmanın verdiği zafer duygusu sadece birkaç gün sürmüş. Balayına gittikleri saçma sapan bir ülkede, karısını, boynunda çiçek çelenkleri ve elinde şemsiyeli bir kokteylle gereksiz şeylerden söz ederek gülerken seyretmiş ve bu kadınla evlenmeyi sırf anlamsız bir zafer duygusu için istemiş olmaktan utanç duymuş. Bu utanç, içinde karısına dair ne kadar iyi duygu varsa hepsini silmiş. Karısının varlığı, anlayamadığı kadar kısa süre içinde kurtulmak istediği bir yüke dönüşmüş. Kendini doğasına tümüyle yabancı bir varlığı, "Neredeyse maddeyi diyecektim," dedi bunu anlatırken, sırtında taşıyor gibi hissetmiş. Alışırım sanmış. Bir oğlu olmuş. Alışamamış. Boşanmışlar, karısı oğlunu alıp gitmiş.

"Oğlum şimdi on bir yaşında ve beni görmek istemiyor," diyor. "Buna üzülmem gerektiğini biliyorum. O kadar da dünya dışı bir varlık değilim. Eti, kanı, kimyası olan bir insanım. Ama üzülmeyi çok istesem de bir şey hissedemiyorum, tıpkı oğlum doğduğunda da bir şey hissedemediğim gibi."

Bense her şeyi gereğinden fazla hissediyorum.

Can Yayınları, s.22-25, 1. Baskı


Bu pasaj, biryudumkitap.com‘un günlük elektronik posta servisinden alıntıdır.

ÜST