“Doğanın en büyük sırlarının hepsi kendi benliklerimizde mi şifrelidir?”

Deliliğin meşhur tanımlarından birisi, daha önce gerçekleştirilmiş fakat hayal kırıklığına uğratmış olan bir davranışı tekrar tekrar gerçekleştirmek ve her seferinde farklı bir sonuç beklemektir. Freud bu kavram üzerinden “tekrarlama dürtüsü” fikrini icat etmiştir. Fakat ben Freud sonrası iyimser birisi olarak şuna inanıyorum; tehlikeli davranışlarımızı kör bir dürtü dolayısıyla değil de, bu şekilde evrim geçirdiğimiz için tekrar ediyoruz. Sonuç olarak bilimsel bir mantık çerçevesinde evrimin işleyiş şekli budur – tekrarlama onun birincil teşvik gücüdür. Organizmalar yalnızca sayısız tekrarlamalar sonucunda değişirler, bu üretken döngünün her devrinde de ince ve belli belirsiz öz-dönüşümler yaratırlar – kendi ideal varlığını sürdürme süreçlerinin hizmetindeki uyarlanabilir değişimler, devamlı düzelmenin tekrarlayan imaları; organizma tamamen yeni bir yaratık olarak ortaya çıkana dek zamanın kulaklarına fısıldanırlar.

Biyolojimiz ve psikolojimiz ortak olarak çok dolaşık oldukları için, bilinçliliğimizin gelişimi ve anlamlı herhangi bir değişimin bize gelişi de bu şekilde olmalıdır. Değişiklik tarihi pek çok açıklama sunar – buluşları daima dünya anlayışımızı ve yaşam tecrübelerimizi değiştirmiş olan, dâhiler olarak andığımız insanların çoğu David Foster Wallace tarafından gerçek kahramanlığın tanımı olarak ele alınmıştır – “dakikalar, saatler, haftalar, yıllar boyunca süren sessiz, belirli, mantıklı dürüstlük ve dikkatlilik çalışmaları – ortada görecek ya da kutlayacak kimseler yokken.” Marie Curie laboratuvarında, radyasyona aşırı maruz kalma durumu onun ölümüne sebep olana dek uğraştı ve iki Nobel Ödülü onu koruyamadı. Öncü astronom Maria Mitchell her gece iki inçlik teleskopu ile evreni incelediği için “bitkinlik hastalığına” yakalandı. Thomas Edison ilk parlak ampul için sabit bir ince tel ararken malzeme üstüne malzeme denedi ve şunu beyan etti: “Ben başarısız olmadım. Yalnızca işe yaramayan on bin tane yol buldum.” Ve ışık oldu.

Marie Curie’nin yaşamını ve kalıtlarını öven resimli bir eser olan Radioactive için Lauren Redniss tarafından yapılmış sanat çalışması.

Joni Mitchell, delilik ve yaratıcı zihni incelerken şunu gözlemlemiştir; “Bir sanatçının belirli bir miktarda kargaşa ve karışıklığa ihtiyacı vardır”. Fakat belki de yaratıcı dâhiliğin tek kargaşası kesinlikle; dâhinin iç yaşamında merkezi canlandırıcı bir güç olarak kalan fakat dış dünyaya delilik illüzyonu gibi gözüken tekrarlayıcı gelişme zorunluluğudur.

Delilik ve dâhilik arasındaki bu ilişki, teorik evren bilimcisi ve astrofizikçi Janna Levin tarafından How the Universe Got Its Spots: Diary of a Finite Time in a Finite Space (Evren Noktalarına Nasıl Sahip Oldu: Sınırlı Bir Alanda Sınırlı Bir Zamanın Günlüğü) adlı eserinin bir kısmında inceleniyor – son derece değerli ve sıra dışı bir kitap; hem sert hem şiirsel, ayrıca büyük bilim yazınlarını var eden üçlü bahis ile parıldıyor.

Matematikçilerin deliliğine olan ilgisini “hastalıklı fakat zararsız” olarak karakterize eden ve “deliliğin fırça darbelerinin mesleki bir risk” olup olmadığını merak eden Levin şöyle yazıyor:

Çılgınlık, delilik, obsesiflik, matematik, objektiflik, gerçeklik, bilim ve sanat. Bu arkadaşlar her zaman ilgimi çekmiştir. Bunlar bilim adamları ya da ajanlar değildir; heykeltıraş ve terzidirler. Bunları, kumlu kıyafetlerini toplarken, çok güzel bir deniz kabuğunu almak amacıyla kırık taş döküntüsünün galip gelen kabalığını delicesine karıştıran bir deniz kabuğu toplayıcısı gibi; ayrıcalıklı bir dikkatlilik ile seçtim. Daha sonra başka bir deniz kabuğu daha aldım. Çok fazla seçmedim çünkü böylelikle birisinin değeri, bir diğerinin değerini hiçbir zaman düşüremez.

Bu bilimsel obsesiflik krallığındaki tarihi yurttaşlarına göz kırparak, şöyle yazıyor:

Bazı çok akıllı insanlar obsesif kompulsiftir. Ben deliliğin, zekâ parlaklığı için bir gereksinim ya da garanti olduğuna inanmıyorum. Fakat çok ilginç, sıradan kahraman tapmalarından çok daha ilginç anekdotlar buldum. Bilim alanındaki kardeşlerimin buyruğu altındayım… Onların zayıflıklarının çok dokunaklı olduğunu düşünüyorum.

Bildiğim kadarıyla Newton obsesif kompulsif değildi fakat akıl sağlığının azmi hep sorgulandı; özellikle de son yıllarında. Newton gizli bir simyacıydı, Cambridge’deki odalarında gizli deneyler yapıyordu; bu deneylerin içerisinde güneşe bakmak ve gözüne küçük bir hançer saplamak da vardı. Onun akli rahatsızlıkları genellikle paranoya ve depresyon olarak tanımlandı. Hatta bazıları onun zırdeli olduğunu iddia etti. Bunun anlamı; onun simyası esnasında yuttuğu cıva ve diğer kimyasalların etkisiyle zırdeli bir insana dönüşmesiydi – bunlar geleneksel şapkacıların akli bozulmalarına yol açan kimyasallardı. Diğerleri ise onun duygusal çöküntülerinin, gizli homoseksüelliğinin izleri tarafından teşvik edildiğini öne sürdüler. Bu, daha büyük bir olasılıkla, kırık bir kalpti.

Herhangi bir zihinsel sorunun, onun yoğun bilimsel açıklığı üzerinde çok az etkisi varmış gibi gözüküyor, en azından çoğu üretimi açısından. Newton birçok konuda o kadar haklıydı ki, onun hatalı olduğu noktalardan söz etmek ona haksızlık etmek olacaktır.

Newton‘ın bir öncü olarak haklı olduğu şeyler arasında; üzerinde herhangi bir güç bulundurmadan düzgün bir biçimde hareket eden bütün gözlemciler için fizik kurallarının eşit olarak tutulması gerektiği fikri de bulunuyordu. Bu, tabii ki, Einstein‘ın kendi katkılarıyla geliştirdiği izafiyet teorisinin tohumlarıydı.

Jennifer Berne’in On a Beam of Light: A Story of Albert Einstein (Bir Işık Huzmesi Üzerine: Bir Albert Einstein Hikâyesi) adlı eseri için Vladimir Radunsky tarafından yapılmış bir çizim.

Aslında, Levin’ın Einstein bağlamı bu delilik dürtüsü ile dâhilik arasındaki ilişkinin olumlu görüntüsünü mükemmel bir biçimde yakalıyor. Onun, kavisli uzay modelinin tanımlanabileceği genel izafiyet için bir denklem bulma çabasından bahsediyor:

Basit matematiksel araçlarla donanmış olarak Einstein yüzeyi deldi ve çekirdeğini gördü. Öncelikle arayışında olduğu objeyi, geometriyi tanımladı. Daha sonra böyle karmaşık bir geometri ile savaşabilecek kadar donanımlı olmadığını fark etti.

[…]

Einstein, evcilleştiremeyeceği bir biçimde, beceriksiz bir canavar yarattı. Kavisli bir mekân-zaman içerisinde matematiğe bağlı olan bir teori icat etti ve bu teori günümüzde hala öğrencilerin ilgisini çekiyor. Bu araçları kullanmayı başarmış olsa bile, matematikçi arkadaşlarına kıyasla Einstein onları acemice kullanmıştı. Muhteşem, değil mi? Bunu çok seviyorum. Kendi sınırlamalarının karşısında onun narinliği, meydan okuyan mükemmelliği… Kendi yetersizliğinin toprağını kendisi işledi. Belki de “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” derken kastettiği şey buydu. Tıpkı kötü bir tesisatçı gibi o da kavisli uzay matematik modelini yonttu, çekiçledi ve hemen bitirdi; bunu kendi formülleri doğrultusunda hata üstüne hata düzelterek yaptı. Umutsuzluk, şüphe ve inanç arasında çalkalanarak. Sonucunda, işe yarayan bir şeyleri bir araya getirdiğinde; günlerce mutluluk yaşadı. Kendi karmaşasının karanlığı içerisinden yürüdü ve keşfetmek için yola çıkmış olduğu şeyi buldu; kavisli uzay zaman üzerine odaklı yerçekimi teorisi ve görecelik ilkesinin doğruluğu. Bu, her taşın içerisinde saklı olduğuna inandığı heykelini ortaya çıkan Michelangelo gibiydi.

Deliliğin sınırında duran bu tekrarlayıcı obsesiflikten ortaya, çığır açan olarak tecrübe ettiğimiz gelişmeler çıktı – tekrarlar, keşfin kaynağı haline gelirler. Bir şekilde, baskıları tarafından kör olarak görünüyor olsalar da, dâhilerin zihinleri bazı şeylerin doğasını, geriye kalan herkesten uzak duran mikroskobik veya devasa açısını, daha net görüyorlar. Levin, Einstein’ın hayalci bakış açısı güçlerinin kökenini ele alıyor:

Geriye kalan herkes, onun içerisini görebilmeyi başardığı bu sisin ortasında yaşıyor. Bu sezgileri işaret ateşi gibi takip etti; inancından tereddüt etmeden, hesaplamalarından şüphe duyarak. Bu türden bilgi nereden geliyor? Bu, onun zihninin içerisinde mi? Benim zihnimde mi? Peki senin? Kazılmayı mı bekliyorlar? Doğanın en büyük sırlarının hepsi kendi benliklerimizde mi şifrelidir? Umuyorum. Öyle düşünüyorum.

How the Universe Got Its Spots (Evren Noktalarına Nasıl Sahip Oldu) adlı eser; uzay, zaman ve gerçek olarak bildiğimiz şey hakkında bildiğimiz her şeyin kapsamlı bir hikâyesini anlatmak amacıyla, evrenin sınırlı mı yoksa sınırsız mı olduğu sorusunun uzun ömürlü bilinmezliğini kullanıyor. Bu özel parçaya; Akıl hastalarının yazdıkları şiirleri okuyarak devam edebilirsiniz.

Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)