Bir nesle yarar olan, başka bir nesle zarar olabilir. Sekiz yazar, nelerin kabul edilemez olacağını görmek için 50 yıl öteye baktı.

HENRY MARSH – HAYATLARIMIZIN SONA ERİŞ ŞEKLİ

Gelişmiş ülkelerdeki bir bireyin hayatı boyunca karşıladığı tıbbi masrafların %75’inin hayatının son altı ayında harcandığı tahmin ediliyor. Açıkça para israfı bu.

Evrim tarafından ölümden korkacak, hayata tutunacak şekilde programlanmışız, ancak 80li yaşlarımıza kadar yaşayacağımız modern dünyada, ömürler ürpertici tedaviler karşılığında alınıyor, mesela kemoterapi, veya kötü durumlardaki hastanelerde uzun süre hapsolmak. Ve tedavi başarılı olsa bile, ki genelde olmaz, sadece bir huzurevinde biraz daha uzun yaşamaya sebep olabilir, her yıl bunamaya daha da yaklaşarak.

Benim gibi doktorlar bu zor kararlarla hasta olarak yüzleştiğinde, nadiren kendi hastalarına tavsiye ettikleri çözümü seçerler. Umarım benim torunlarım, bir doktor değil, eğitimli tüketiciler olarak, geçmişte yaşlılara edilen bu zulüm karşısında dehşete düşerler.

Umarım, gelecekteki doktorlar hastalarının tedavi sonuçlarını daha iyi ve daha gerçekçi bir şekilde öngörebilirler, ve daha dürüst olurlar. Dünya çapında, sağlık harcamaları enflasyon oranının ötesinde artıyor, ve bu böyle devam edemez. Bunun sebebi çoğunlukla cahillik, açgözlülük ve ölümün kaçınılmazlığı. Umarım ki, torunlarım asıl problemin nasıl uzun yaşayabileceğimiz değil, nasıl iyi yaşayabileceğimiz ve iyi bir ölümle sonlanabileceğimiz olduğunu anlar.

MEG ROSOFF – HAYVANLARA DAVRANIŞIMIZ

“Öyle bir zaman gelecek ki,” der Leonardo da Vinci, “insanlar hayvanların öldürülmesine, şimdi insanların öldürülmesine baktıkları gibi bakacaklar.” Yaklaşık 500 yıl sonra, salyangozların kişilikleri olduğunu anlatan bir makale okudun -bazıları agresif, bazıları utangaç. Benzer şeyler ahtapotlar, böcekler, kuşlar ve balıklar için de geçerli.

Hayvanlarla ilgilenen herkes bunu onaylar -hiçbir köpek, at, kedi, inek veya (duyduğum kadarıyla) timsah aynı doğaya sahip değildir. Hayvanlar mutlu olur, sever, acı duyar; ama biz yine de bir filin ölü doğan yavrusunun yasını tuttuğunu, veya balinaların acı çeken bir sürü üyesini nefes almak için yüzeye taşıdıklarını duyunca şaşırıyoruz.

Benim neslim, yabani ya da evcil, hayvanların katledilmesinden sorumlu. Gezegenimizin tarihinde soy tükenmesi her zaman olsa da, türlerin yok olmaları kapitalizmin doymak bilmez istekleri sebebiyle gittikçe hızlanıyor. Habitatları ve vahşi yaşamı dikkatsizlik, bilgisizlik, ve en önemlisi, açgözlülük yüzünden yok ettik. Çiftlik hayvanlarını aşırı stres yaratan şartlar altında, kalabalık ve zulümle yetiştiriyoruz, ve 80 milyar canlının katliamını, acılarını azaltarak, yücelterek ve reddederek savunuyoruz.

Çok da uzak olmayan bir gelecekte çiftlik hayvanlarının daha insancıl koşullarda ve daha az sayıda yetiştirileceğini ve kesileceğini, beslenmemizin canlıların katledilmesine dayanmayacağını, ve yabani hayvanların habitatlarının evrensel olarak korunacağını hayal etmek istiyorum.

Gelecek nesiller, hayvanlara olan tavrımızı görünce dehşete düşecek.

ALLISON PEARSON – ÇOCUK BAKIMI

Eski günlerde birinin çorabını görebilmek müstehcen olarak görülürdü. Şimdi, Dolce&Gabbana gibi moda tasarımcıları, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olmalarına karşı çıktıları için sinirli ünlüler tarafından boykot tehdidi altında. 1897 yılında ahlaksızlık suçuyla girdiği hücresindeki Oscar Wilde’e, 120 yıl içinde, çocukların sadece bir anne ve babadan doğabileceğini söylemenin kabul edilemeyeceği bir zamanın geleceğini söylemeyi hayal edin.

Dahası, eşcinselliğin -Wilde’ın zamanında adının bile anılamadığı aşkın- 2014 yılında İngiltere ve Galler’de eşcinsel evliliğinin yasalaştığı kadar normal olduğunu düşünün. Bu, beni ve kardeşimi Baptist kiliselerine götüren büyükbaba ve büyükannemin kavrayabileceği veya kaldırabileceği bir kavram değil. Oralar, peşin hükümlü olmanın Tanrı’ya yakınlaşmak olduğu bir zamanın, soğuk, peşin hükümlü yerleriydi. İyi ki dedemler iki adamın evliliğini görecek kadar yaşamadı, benim Alan Turing’in 1952 yılı gibi yakın bir zamanda, eşcinsellikle suçlanarak, hapis veya kimyasal hadım arasında seçim yapmaya zorlanmasını okuduğumda dehşete düştüğüm gibi, bundan iğrenirlerdi.

Peki bizim torunlarımız neleri okuyunca şaşıracak? İlerleyişimizintek yönlü olarak liberalliğe doğru gittiğini varsayıyoruz. Ama belki de torunum, çalışan bir anne olarak annesi veya babasına ne kadar az vakit ayırdığımı öğrenince dehşete düşecek. Sadece dört aylık bir doğum iznimiz var, bu kadar barbarca bir şey olabilir mi?

2015’te bir çocuğun iki ebeveyninin de bütün gün çalışması normal bir durum. “Akıllarından ne geçiyordu? Sabah sekizden akşam altıya çocuklarını bakıcıya bırakmanın çocuklarının bilişsel yeteneklerini olumsuz etkileyeceklerini bilmiyorlar mıydı?”

2049’da okullardaki başarının azalması ve gençlerdeki stresin, uyuşturucu kullanımının ve antisosyal şiddetin artışı apaçık ortadaydı. Annenin evde çocuğuna bakmakla sorumlu olduğu geleneksel kültürler, her açıdan İngiltere’den üstündü.

2052’de başbakanlar sorunun ne olduğunu ve neden doğum oranının bu kadar düştüğünü anlayabilmek için bir kamu soruşturması başlattı. “İngilizler nasıl oldu da en basit içgüdümüzü unuttu?” diye sordu, evrensel, kişiselleştirilmiş mesaj sistemiyle. “Nasıl oldu da kadınların ‘ekonomik bakımdan üretken’ olmalarının bir sonraki nesli şekillendirmekten daha önemli olduğunu düşünebildik?”

Twitter’da, 2037’de İngiltere’deki son tam zamanlı anne olduğu için hapse giren Penelope Cuthbertson’a ölüm sonrası af çıkarılması için başlatılan kampanyada, 24 saatte 10 milyondan fazla parmak izi toplanıldı. Ülkedeki tüm gebelik merkezlerinde yeni ebeveynlere sevgi hormonunu saptayan ve toplam duygusal etkileşimi takip eden bir çip takıldı. Ebeveynleri tarafından ihmal edildiği için dolaşım sistemlerinde yüksek miktarda stres hormonu olduğu bulunan bebekler, kendilerine daha mutlu bir yaşam vaat eden Hindistanlı ailelere evlatlık olarak verildi.

2065’te torunum, tüp bebekle üçüzlere hamile olan 16 yaşındaki kızına, “Büyük büyükannen kötü bir insan değildi. Sadece o zaman herkesin doğru olduğunu düşündüğü şeyi yaptı.” dedi.

BEE WILSON – ŞEKERE DÜŞKÜNLÜĞÜMÜZ

Fransız ütopik sosyalisti Charles Fourier (1772-1837) bir gün ekmeğin toplumdaki yerini şekerin alacağına inanmıştır. Ahengin geleceğinde, insanların açlıklarını bildiğimiz sıkıcı ekmeklerle değil Ahenk Ekmeği denilen meyve ve şeker karışımıyla gidereceklerini söylemiştir.

Batıda hemen herkes artık bu Ahenk ekmeğini yemekte, ve ortada cennet falan yok. Yediğimiz çoğu şey torunlarımıza işlevsiz gelecek. Dünyanın geri kalanı açken, bizim ete bağlılığımızı, büyük porsiyonlarımızı, açlığa biraz bile tahammül edemeyişimizi beğenmeyecekler. Ama en önemlisi, birçok ölümcül hastalığın sebebi olan şekere neden bu kadar önem verdiğimizi merak edecekler.

Susuzluğumuzu kola gibi içeceklerle gideriyoruz, ana öğünümüze sos hazırlarken bile şekerden faydalanıyoruz -bazı makarna sosları dondurmadan bile daha yüksek şeker oranına sahip. Şeker sabah yediğimiz mısır gevreğinde de var, “sağlıklı” gördüğümüz yoğurtta da. Çocuklarımıza ödül olarak şeker veya meyve püreleri veriyoruz; her şeyimizde şeker var. İyi haberleri kutlamak ve kötü haberlerle başa çıkabilmek için kutu kutu çikolata veya pasta yiyoruz.

Torunlarımız, her öğünümüzde, tatlı yemesek bile ana içeriğin şeker olmasına şaşıracak. Endokrinolog Robert Lustig’e göre, 2009’da McDonalds’ın Amerika menüsünde sadece yedi öğe şeker içermiyordu: sade kahve, şekersiz buzlu çay, diyet kola, sosis, mücver, patates kızartması ve Chicken McNuggets -ketçap eklemediğiniz sürece.

Eğer torunlarımız bu bağımlılığı başarıyla atlatıp başka tatlara yönelirlerse, bizim şeker sevgimize, uçakta sigara içmeye baktığımız gibi bakacaklar. Bu kadar aptalca olmasa, hayran bile olunabilecek bir dikkatsizlik.

ADRIAN WOOLDRIDGE – ÇOCUK SAHİBİ OLMA ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ

Bir dönem normal olan özgürlükler bir sonrakinde oldukça kolay bir şekilde kabul edilemez şeylere dönüşebilir. 1900’lerde insanlar neredeyse kazandıkları her kuruşu ceplerine atabiliyorlardı. Bugün kazançlarının yarısını devlete veriyorlar, ve bunu sorgulayanlar radikal olarak görülüyor. 1980’lerde insanlar ofislerinde sigara içebiliyorlardı. Bugün toplu alanlarda sigara içmek yasak.

Kabul edilemez hale gelen bir sonraki özgürlük, çocuk sahibi olma özgürlüğü olacak. Torunlarımız, bu büyük seçimin bir zamanlar tamamen kişisel bir mevzu olduğunu duyunca dehşete düşecekler. Çevreyi nasıl etkilediğini düşünmeden, tek bir uyumluluk testine girmeden, nasıl geçimlerini sağlayacağımızı düşünmeden aile kurabilmemize şaşıracaklar. Hükümetler, çıldırmış bir toplumun örneğini göstermek için “Little Britain”in, bir meclis evi alabilmek için çocuk sahibi olan Vicky Pollard’ın olduğu bölümlerini yayımlayacaklar.

Serbestçe çocuk sahibi olabilmemiz, tarihin bir hatası. Sidney ve Beatrice Webb gibi refah devleti mimarlarına göre, devlet ancak kimin çocuk yapma hakkı olduğuna karışabilirse eğitim ve sağlık gibi hizmetleri vermekle yükümlü olmalıdır. Dünyanın her yerinde, gelişmekte olan refah devletleri soy ıslahını denemiş, bazı insanları çocuk yapmak konusunda cesaretlendirip, diğerlerine de engel olmaya çalışmışlardır.Nazilerin soy ıslahlarından sonra ise, bu politikalar kabul edilemez olmuştur.

Önümüzdeki 50 yılda, ikinci dünya savaşının anısı silinecek ve bu hassas gezegendeki insan nüfusunun milyarları aşması tehlikesi karşısında, kabul edilemez şeyler yeniden kabul edilecek. Bu soy ıslahını normalleştiren üç ana öğe olacak. Birincisi, günümüz düzeninin devasa masrafı. Amerika’da 18 yaşının altındaki çocukların %14’ü, geçim sıkıntısı çeken tek bir ebeveynle yaşıyor. Fakirin tavrı, zenginin dikkatli planlamasıyla açıkça zıt: eğitimli aileler çocuk yapmayı bir kariyer ve eş sahibi olduktan sonra düşünüyor. Ve zenginler, fakirin davranışını kötülüyor.

İkincisi, Çin’in ve Singapur gibi dostlarının büyüyen yumuşak gücü. Çin’de devletin üremeyi tek çocuk politikasıyla kontrol etmesi benimsenmiş (şimdi bu politika biraz daha gevşetildi). Yakında daha karmaşık bir yola geçecekler -yüksek IQ’lu bireylere daha çok çocuk hakkı verip, genetik hastalıkları olanlara bu izni vermeyecekler.

Ama en önemlisi, bilimin gelişimi. Doğum kontrol yöntemleri daha ucuz ve etkili olacak, ve gebeliğin bir kaza olma ihtimali ortadan kalkacak. Ve genetik bilimi rahimdeki kusurları tespit etmeyi kolaylaştıracak. Yeni soy ıslahı eskisi gibi olmayacak: tamamen doğa dostu olacak. Belki birkaç sert Katolik ve 19. yüzyıl liberalizminin savunucuları dışında herkes tarafından kabul edilecek.

A.D. MILLER – KELLİĞİMİZ

Bebekler kellik tarafından büyülenir. Bunun sebebinin, yeni doğanların kendilerinin de saçı olmaması olduğunu düşünmeye eğilimli olabiliriz. Ama bebekler bebeklerin nasıl göründüğünü bilmezler. Bize öyle bakarlar, çünkü bu acımasız kıllı dünyada, garip görünüyoruz. Büyük ihtimalle, korkuyorlardır.

Bir veya iki nesil sonra, daha da garip görüneceğiz, ve bu gergin dikkat daha da yoğun olacak, çünkü o zaman kelliğin tedavisi olacak. Tıbbın en önemli aciliyetlerinden biri değil belki de, ama bilim ilerleyecek ve birçok insan iktidarın azalması olarak görülen bir kaybın tedavisini bulmak isteyecektir. Dünyanın her yerinde satılan sahte, pahalı ilaçlara bir bakın.

Bir tedavi bulunduktan, ve ilaç şirketleri bunu açıkladıktan sonra, kel kafalar kel kartallardan daha nadir ve daha ilginç olacak, ve daha az beğenilecek. Kalan kellere acınacak, ve durumları fakirliklerinin bir göstergesi olacak.

Zamanla acıma, çocukça bir şüpheye dönüşecek, sonra ihtiyata, ve sonunda iğrenmeye. Farklılığı sonsuz trajedisi tekrarlanırken, hapları almayan veya kremleri sürmeyenlerden uzak durulacak, dışlanılacak. Saçsızlar şapkasız dışarı çıkmadan önce iki kere düşünecek. Sonra, suçsuz çıplak kafaları online sirklerde gösterilecek.

En sonunda, kellik tamamen ortadan kalkacak. Kabarık saçlı çoğunluk sevinecek. Ve insan çeşitliliğinin önemli bir parçası, fanilerin kusurluluğunun zararsız bir göstergesi, yok olacak.

ROBERT BUTLER – İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE TEPKİMİZ

Bir keçeli kalem çiziminde, Kraliçe sarı bir taç, mor bir elbise ve kırmızı ayakkabılar giyer ve boynuna kadar suya batmıştır. Solunda bir ahtapot, sağında, tamamen suya batmış bir London Eye. Bir konuşma baloncuğuyla “Sadık yurttaşlarımdan biri bana yardım edebilir mi?” diye sorar. Başka bir resim, Dünya’yı ağlarken gösterir; üçüncü bir resimde bir kutup ayısı parçalanmış buzullar üzerinde durmaya çalışır. Bu ilkokul öğrencilerinin gördüğü gelecektir.

Çocukken, annem hava saldırılarından endişelenirdi (komşumuzun evine bomba atılmıştı). Benim neslim nükleer savaş tehdidiyle büyüdü. Tüm bunlarda güçlü bir Onlar ve Biz hissi vardı. İklim değişikliğinde, çocuklar moral bozucu bir gerçekle karşı karşıyalar. Bu sefer, kötü adamlar biziz.

Onların çocuklarını dehşete düşüren, yanan fosillerin iklim değişikliğine sebep olduğunu bildiğimiz halde enerjiyi tüketip ziyan etmemiz olacak. Ve gezegenimizde hala elektriği olmayan 1.3 milyar insan var -ve 2050’ye kadar bunların sayıları 2-3 milyara çıkacak. Sınıflardaki duvarlar düşük karbonlu, düşük enerjili bir dünyanın parlak keçeli kalem çizimleriyle dolu olmalı. Ama hayalini bile kuramıyoruz.

MATTHEW ENGEL – EPEY BİR ŞEY

Torunum 150’nci doğum gününü kendi neslinin devamıyla geçirdi. Her zamanki çocuk robotlarıyla gelip, eski tavan arasındaki robot iskelesine bıraktılar.

Çocuklar, kütüphanesini kurcalarken rahat olmaya çalıştı. “Büyük büyük büyük dede,” diye seslendi biri. “Bu, bize anlattığın, kitap denilen şeylerden biri mi?”

“Evet, canım.”

“Bu resimler!” diye bağırdı. “Anlattığın Afrikalı kabileler mi bunlar?”

“Hayır, hayır. Onlar da benim gibi beyaz insanlar. İnsanların eskiden çok çeşitli renkleri vardı, ve kendileriyle aynı olmayanlardan nefret ederlerdi. O işaretlere dövme derdik. İnsanlar derilerine iğne batırılıp renklerini bozmayı havalı bulurlardı.

Hepsini yanına toplanmıştı şimdi, kıkırdıyorlardı. “Garip!”

“Peki bunlar ne?”

“Arabalar. Kendin sürmen gerekirdi. Çok tehlikelilerdi.”

“Peki bu garip binalar?”

“Ah, orası Londra. 2040’lardaki sellerden sonra terk edilmesi gerekti, ama asıl sorun su değildi. Zehir ve plastik şişelerdi. Kimse temizlemeye uğraşmadı.

“Evler çok büyük. Orada yaşayan var mıydı?”

“Ah, evet. Orası Kensington. Bütün bodrumlar kazılmıştı, o yüzden sular geldiğin evler yüzüp gitti. Şirket sahipleri yaşardı oralarda. İşçilerden 300 kat daha fazla para kazanırlardı, ve bunun sebebinin daha zeki olmaları olduğunu savunurlardı. Kapitalizm denilen bir sistemimiz vardı. Ama sonra ünlü bir yazar ‘İnsan Çiftliği’ ve ‘2084’ diye kitaplar yazdı. Ve o sistemden kurtulduk.”

“Peki bu insanlar neden dışarıda yürüyorlar? Bunu yapamazlar!”

“Eskiden birçok şeyi yapabilirdik. Deniz yükselmeden ve ısı dalgalarıyla Çin sisi gelmeden önce oldukça güvenliydi. Bu yüzden artık evden eve robotlarla gidiyoruz.”

“Yani eski günler daha mı güzeldi?”

Torunum durdu. “Evet, birçok açıdan öyleydi.” dedi en sonunda. “Ama dünyayı yöneten insanlar çok, çok aptaldı.

Intelligent Life Magazine
Çeviren: tabutmag