Otuz beş yıldır atık kâğıt presliyorum, bütün bu zaman boyunca mahzenime öyle çok güzel kitap boşaltıldı ki üç ambarım olsaydı üçü de dolardı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, bir gün presime bir sepet dolusu kitap boşaltıldı; ilk şoku atlatınca o biblo gibi kitaplardan birini açtım, Prusya kraliyet kütüphanesinin damgasını taşıyordu. Ertesi gün baştan aşağı deri ciltli kitaplardan bir ırmak aktı mahzenimin tavanından, kitap sırtlarının ve başlıkların yaldızı ortalığı ışılldatıyordu… bunun üzerine koşarak yukarı çıktım, iki adamla karşılaştım; sonunda bana, Nove Straseci yakınlarında bir ambar olduğunu ve samanların arasında insanın gözlerini yuvalarından dışarı uğratacak kadar çok kitap bulunduğunu itiraf ettiler. Ordunun kütüphanecisiyle birlikte Nove Straseci’ye gittim. Tarlaların arasında bir değil üç ambar göründü, Prusya kraliyet kütüphanesinin kitaplarıyla ağzına kadar doluydu üçü de. Önce ah ne güzel, oh ne müthiş deyip durduk, sonra meseleyi tartıştık ve bir hafta boyunca askerî araçlar bu kitapları Prag’a, Dışişleri bakanlığının bir bölümüne taşıdı, daha sonra, çalkantılı zamanlar biraz geçtiğinde, geldiği yere gönderilecekti kitaplar. Ama birisi bu gizli yeri ihbar etti, kütüphane savaş ganimeti ilan edildi, kamyonlar tekrar yola koyulup bu sırtı yaldızlı, tamamı deri kaplı kitapları gara götürdü, orada sağnak yağmur altında, açık vagonlarda bir hafta bekledi kitaplar… Son kamyon geldiğinde, kurum ve matbaa mürekkebiyle karışık yaldızlı bir su sızıyordu vagonlardan; bense, bir sokak lambasına dayanmış, gördüklerim yüzünden taş kesilmiştim; son vagon da ıslak günışığında yok olup gittiği zaman, yüzümdeki gözyaşları yağmura karışıyordu. Gardan çıkan bir zabıta memuru gördüm, ellerimi çapraz yapıp ona uzattım, kelepçeleri bileğime geçirmesi için yalvardım, zira bir suç işlemiştim, insanlığa karşı bir suç. Sonunda memur beni karakola götürdü, alay etmekle kalmayıp üstüne üstlük kodese tıkmakla tehdit ettiler. Uzun yıllar sonra koskoca kütüphaneleri yüklemeye alıştım, şatoların ve burjuva malikânelerinin deri ciltli ve marokenli güzel kitaplarını… vagonlar dolusu kitap yüklüyordum, otuz vagon tamam olunca tren İsviçre ya da Avusturya’ya doğru sarsılarak yola koyuluyordu, oralarda kilosu bir kurona satılıyordu kitaplar, kimse şaşırmıyordu buna, kimse gözyaşı dökmüyordu, ben bile: bu paha biçilemez koleksiyonları kilosu bir kurona İsviçre’ye ya da Avusturya’ya götüren trenleri izlerken gülümsüyordum. Felakete gözümü kırpmadan soğukkanlılıkla bakacak, duygularımı bastıracak gücü çoktan bulmuştum kendimde, işte o zaman yıkımdaki güzelliği kavramaya başladım. Daha pek çok vagon, pek çok tren yükledim, onlar da kilosu bir kuron eden yükleriyle batıya doğru yola çıktı! Bir sütuna yaslanmış, gözlerim son vagona asılı kırmızı fenere dikilmiş, manzarayı seyrediyordum, Fransız askerlerine bakan Leonardo da Vinci gibiydim, ustanın at heykelini hedef seçip paramparça havaya uçuran o askerlere böyle bakmıştı Da Vinci; tıpkı şimdi benim olduğum gibi öylece durmuş, o dehşet verici sahne karşısında tam bir serinkanlılıkla beklemişti, çünkü göklerin insanca bir yanı olmadığını biliyordu ve düşünen bir insanın daha fazla insan olmadığını.

O sıralarda bir gün bana annemin ölüm döşeğinde olduğu haberi geldi. Bisikletime atladım, eve döndüm, ama çok susadığım için önce kilere koştum; bir çanak soğuk ayran aldım… kana kana içerken birdenbire bir çift göz gördüm. Öyle çok susamıştım ki ayranı içmeye devam ettim ama gözler yeniden belirdi, tehlikeli derecede yakındılar benim gözlerime, tıpkı geceleyin tünelde bir lokomotifin farları gibi; canlı bir şey kayıp ağzıma giriverdi, kıvıl kıvıl debelenen bir kurbağayı ayağından tutup çektim, bahçeye attım ve ayranımı rahatça içip bitirdim, tıpkı Leonardo gibi. Annem öldüğünde içimdeki her şey ağlıyordu ama akıtacak gözyaşım kalmamıştı. Krematoryum çıkışında hafif bir duman tütüyordu, annem güzelce göğe yükseliyordu… Atık kâğıt depolarında çalışmaya başlayalı on yıl olmuştu: alışkanlık gereği krematoryumun bodrumuna indim, onların insanlarla yaptığını ben kitaplarla yapıyordum. Dört ceset yakılmıştı, annem üçüncüsüydü. Hiç kıpırdamadan insanoğlundan kalan son maddeye, ölügömücünün öğütmek üzere kemikleri almasına, annemden son kalanları madenî bir kutuya koymasına bakıyordum, gözlerimi faltaşı gibi açmıştım, tıpkı, muhteşem yükü İsviçre ya da Avusturya’da kilosu bir kurondan satılacak olan trenin uzaklaştığı zamanki gibi. Aklımda sadece Sandburg’un şu dizeleri vardı: insandan geriye bir kutu kibrit yapmaya yetecek kadar fosfor ve bir idamlığın çivisini dövecek kadar demir kalır sadece.

Bir ay sonra dayımın bahçesine elimde annemin küllerinin bulunduğu kutuyla girdim. Oturduğu makasçı kulübesinden bizi görünce bağırdı dayım: “Ah ablacığım, nihayet geri döndün demek!” Kutuyu şöyle bir tarttı, sağlığında aşağı yukarı yetmiş beş kilo çeken ablasından geriye pek bir ağırlık kalmamıştı! Küllerden en az elli gram eksik olduğunu hesapladı! Sonra kutuyu bir dolabın üzerine yerleştirdi. O yaz bir gün şalgamlarını çapalarken birdenbire ablasının şalgama bayıldığını hatırlamış; konserve açacağıyla kutuyu açıp annemin küllerini şalgamların üzerine serpmiş. Daha sonra yedik o şalgamları. O dönemde, mekanik presimde kitapları preslerken, hurda demir tıkırtıları arasında yirmi atmosfer basıncıyla un ufak ederken insan kemiklerinin çatırdadığını duyardım, sanki presimde ezilen klasiklerin kafatasları ve kemiklerini öğütüyor gibi olurdum, sanki Talmud’daki şu cümle söz konusuydu: “Zeytine benzeriz biz, en iyi tarafımızı ancak ezilince veririz.”

Her balyayı bağlarım, elimden geldiğince sıkarak demir tellerle tuttururum, kitaplar bağlarını koparmaya uğraşır, teller daha güçlüdür, gözümün önüne panayırdaki bir kuvvet cambazının ciğerlerini şişirerek zincirlerini kopardığı görüntüsü gelir, ama benim balyam tellerinin arasında iyice sıkışıp kalmıştır, tıpkı küllerin durduğu kutudaki gibi her şey sakindir balyanın içinde, ben de onu öbür yenik kardeşlerinin yanına götürürüm, balyayı süsleyen reprodüksiyonların görüneceği şekilde koyarım. Bu hafta Rembrandt van Rijn’ın yaklaşık yüz reprodüksiyonunu keşfettim, sünger suratlı ihtiyar sanatçının birbirinin aynı yüz portresi, sonsuzluğun eşiğinde, sanat ve içkinin kılavuzluk ettiği bir adamın görüntüsü; bilinmeyen birinin dışarıdan ittiği son kapının açılışını şimdiden görebiliyorum. Yüzüm o kabarmış börek hamuru, sızıntı yapan duvar ve cüzzamlı görünümünü aldı, aynı ahmak gülümseyiş geldi suratıma, insanoğlunun olaylarının saklı yüzüne bakmaya başlıyorum artık. Bugün bütün balyalarımı ihtiyar Rembrandt van Rijn beyefendinin portresi sarmalıyor, presimin fırın gibi ağzına atık kâğıtları ve açık kitapları tıkıyorum.

Bugün ilk kez fark ettim ki farelere, ailelerine, yuvalarına dikkat etmiyorum artık. Kör yavruları prese atınca, anneleri de peşlerinden atlıyor, yapışıyor yavrularına, dolayısıyla atık kâğıtlarla ve klasiklerle aynı yazgıyı paylaşıyor. Böyle bir mahzende ne çok fare olduğunu bilemezsiniz, iki yüz, belki de beş yüz; küçük dost canlısı hayvancıklar, neredeyse tümü de yarı kör; benimle ortak yanları edebiyata yaşamsal bir gereksinim duymaları, belirgin tercihleri de maroken ciltli Goethe ve Schiller’lerden yana. İşte böyle, mahzenim hep göz kırpmalarla, kemirme sesleriyle dolu, bu fareler kedi yavruları gibi yaramaz, presimin kenarlarına tırmanıyor, silindirin üzerinde pıtı pıtı yürüyorlar, ama yeşil sinyalle birlikte presin tablası hem kâğıtları hem de farecikleri umutsuz bir duruma sokuveriyor, ciyaklamalar hafiflediğinde mahzendeki öbür kardeşleri ciddi bir tavır takınıyor, küçücük arka ayakları üzerinde dikiliyor, o yeni gürültülere merakla kulak kabartıyorlar, ama bir saniye sonra her şeyi unutmuş oluyor ve tekrar kitapları kemirmeye koyuluyorlar, kitap ne kadar eskiyse o kadar çok hoşlarına gidiyor, iyice eskitilmiş peynir gibi, iyice yıllanmış şarap gibi. Yaşamım artık bu küçük farelere bağlı; akşamleyin hortumla kâğıt yığınımı ıslatırım, bile bile mahzenimi havuza çeviririm, fareler sırılsıklam olur ama suyun şiddetiyle yere yapıştıklarında keyifleri kaçmaz hiç, hattâ, daha sonra, kâğıttan barınaklarında saatlerce yalanıp ısınmak için bu banyoyu beklerler bile. Bazen farelerim üzerindeki kontrolümü yitirdiğim olur: derin bir düşünceye gömülür, bira içmeye giderim, meyhanenin tezgâhında olmayacak hayaller kurarım, sonra para ödeme zamanı gelince cüzdanımı çıkarmak için mantomu açarım, hoop, tezgâhın üzerine bir fare sıçrar, ya da ayağa kalkınca iki tanesi de pantalonumdan çıkar, garson kızları delirtir bu durum, sandalyelerin üzerine tırmanır, kulaklarını tıkayıp deliler gibi çığlık çığlığa bağırırlar. Ben gülümserim, ellimi sallar çıkarım, bir sonraki balyamın görüntüsü çoktan kaplamıştır içimi.

Otuz beş yıldır balyalarımı umutsuz bir duruma sokarım; yılları, ayları, günleri çizerim bir bir, presimle birlikte emekliye ayrılabilmeyi umarak, ve her gün çantamda kitap taşırım eve, Holesovice’deki iki katlı dairem kitapların ağırlığından yıkılıyor: kiler ve sundurmada bir sürü kitap var, tuvalet ağzına kadar tıklım tıkış, teldolap da öyle, mutfakta, pencereye ve fırına ulaşacak kadar küçük bir yol kaldı, tuvalette tam oturacak kadar yer var; küvetin bir buçuk metre üstünde, tavana kadar kitaplarla dolu gerçek bir yapı iskelesi kurulmuş durumda, ama temkinsiz bir hareket, yanlış bir devinim, belli belirsiz bir sürünme yeter, iskelenin dikmelerine çarparım, yarım ton kitap üstüme yıkılır, o halde, donum inikken, ezilir kalırım. Oraya bir cilt bile eklenemeyeceği için odamda, ikiz yatakların üst tarafına, tavanlık biçiminde raflar yaptırdım ve şu otuz beş yıl boyunca bulduğum iki ton kitabı dizdim; uykuya daldığımda bu iki ton kitap dev bir karabasan gibi çöküyor rüyalarımın üzerine… Uykuda ansızın dönersem, bağırır ya da kıpırdanırsam, korku içinde, kitapların kaydığını işitirim, şöyle bir değivermek yeter tavanlıktan her şeyin çığ gibi üzerime devrilmesi için, nadir bulunan kitapları üzerime boşaltacak ve beni bit gibi yamyassı edecek bir bereket boynuzu sanki orası. Her gün hamur haline getirdiğim masum farelerin öcünü almak için bu kitapların bir komplo hazırladığı duygusuna kapılırım çoğunlukla. Her kötülük cezasını bulur. Kilometrelerce okunacak şeyle yüklü tavanlığın altında sarhoş, sırtüstü uzanmış yatarken bazı şeyleri, son derece nahoş bazı şeyleri düşünmeye korkarım, örneğin, ceketinin ters çevrilmiş kolunda bir gelincik yakalayan ve tavukları yaraladı diye âdil bir şekilde öldürmeyip de hayvanın kafasına bir çivi çakarak serbest bırakan şu korucuyu düşünmemeye çalışırım. Hayvan avluda ölene kadar uluyarak koşmuş… Bir yıl sonra korucunun oğlu bir beton karma makinasını onarmaya çalışırken elektrik çarpmasından ölmüş. Dün birdenbire kurşun harcamak konusunda cimri davranan ormancının, rastgeldiği bütün kirpileri sivri bir kazığa geçirerek öldürdüğünü hatırladım, ta ki günün birinde karaciğer kanserine yakalanana kadar; adam üç ayda öldü, karnında bir tümör ve beyninde dehşetle. Kitapların bana karşı komplo kurduğunu işittiğimi sandığım zaman, bu tür düşünceler paniğe sürüklüyor beni, öyle dengemi bozuyor ki bu durum, pencerenin yanında bir sandalyede uyumayı tercih ediyorum, önce beni sivrisinek gibi ezip sonra da, tıpkı kafesli bir asansör gibi, yeri delerek mahzene kadar giden kitapların görüntüsünden dehşete düşüyorum. İnsanın yazgısından kaçamadığını görüyorum: mahzende iş üstündeyken kafama kitaplar, şişeler, hokkalar, zımbalar yağar tavandaki açıklıktan, evimde de her akşam kitaplar düşüp öldürecek gibi olur beni, ya da en iyisinden ağır yaralanmaktan kıl payı kurtulurum. Tuvaletin ve odamın tavanına astığım o Damokles’in kılıcı yüzünden çıkıp bira almak zorunda kalırım, o berbat sona karşı tek kalkanımdır bira.

Ayda bir kez dayımı görmeye gider, kocaman bahçesinde emekli olduğumuz zaman presimi koyacak iyi bir yer bulmaya çalışırım. Yanıma presimi almak için para biriktirme fikri benim değil dayımın aklına geldi. Kırk yıl demiryolu görevlisi olarak çalışmış, hemzemin geçitlerdeki bariyerleri indirip kaldırmış ve makasçılık yapmıştı; kırk yıl boyunca, tıpkı benim gibi onun da tek zevki işi olmuştu, emekliye ayrılınca işi olmadan yaşayamazdı. Sınırda kullanılmayan eski bir istasyonun makasını satın alıp bahçesine koydu; eski ateşçi-makinist arkadaşları hurdaların içinden küçücük bir lokomotif bulup çıkardılar. Yüksek fırınlardan maden filizi taşımakta kullanılmış bu küçük Ohrenstein ve Koppel marka lokomotif, lokomotifin rayları ve üç küçük vagonuyla, eski bahçenin ağaçları arasına bir hat kurdular… Cumartesi Pazar günleri makinayı çalıştırıyorlar, haydi ileri! öğleden sonra sıra çocukların; akşamleyin dayımla arkadaşları şarkılar söylüyor, bira içiyor, küçük vagonlarına binip çakırkeyif geziyorlar. Lokomotifin üzerinde ayakta durduklarında, ırmak tanrısı Nil’in heykeli gibi, üzeri küçük adamlarla dolu, uzanmış dev bir Adonis gibi görünüyor tren…

Bir gün kendim ve presim için güzel bir yer seçmeye dayımı ziyarete gitmiştim, akşam oluyordu, bütün farları yakılmış makina, ihtiyar meyva ağaçlarının arasında hızla virajları alırken, dayım makasçı kulübesinde oturmuş, coşkuyla önündeki kolları indirip kaldırıyordu, Ohrenstein ve Koppel marka lokomotifi kadar coşkulu ve çakırkeyfti, yer yer alüminyum bir parçanın madeni parıldıyordu. Çocukların ve emeklilerin çığlıkları, haykırışları arasında ilerledim, kimse beni aralarına katılmaya davet etmedi, kimse bir kadeh ister miyim diye sormadı, aslında bütün ömürleri boyunca sevdikleri işlerinin bir tekrarından başka bir şey olmayan oyunlarına iyice dalmışlardı. Ben Kain gibi, alnımda bir damgayla yürüyordum. Aşağı yukarı bir saat sonra evin yolunu tuttum, davet edilebilirdim hâlâ ama kimse seslenmedi bana, kapıdan çıkarken bir kez daha geri döndüm: fenerlerin ve makasçı kulübesinin ışığında çocukların ve ihtiyarların karaltıları kıpırdıyordu, tren, düdüğünü öttürüp elips biçimindeki hattında sarsıntılı vagonlarıyla yeni bir tur atmak üzere ilerlemeye başladı. Tıpkı bir laternanın şarkısı gibiydi, hep aynı şarkı, ama öyle güzel bir ezgi ki ölene kadar başka bir şey dinlemek istemeyeceğiniz türden! Ama bu arada, kapının yanında dikilirken biliyordum ki dayım beni görüyordu, ağaçların arasında kaybolduğum zaman bile gözlerini üzerimden ayırmamıştı; kumandalardan elini kaldırıp parmaklarını tuhaf tuhaf oynattı, sanki sadece havayı karıştırıyor gibiydi, ben de karanlıkta selamına karşılık verdim, yan yana geçen iki trende giderken birbirimize veda ettiğimiz sanılabilirdi.

Prag’ın kenar mahallelerine geri döndüm, bir sosis aldım ve o sırada büyük bir şok yaşadım: sosisi ağzıma götürmem gerekmemişti, yanan dudaklarımda temasını hissetmek için çenemi eğmem yeterli olmuştu; oysa sosisi bel hizamda tutuyordum… Yere baktım ve gördüğüm şeyden korktum, çünkü sosisin öbür ucu neredeyse pabuçlarıma değiyordu. İki elimle tuttum: sosis normal boydaydı, son yıllarda sıkışıp ezildiğim sonucunu çıkardım. Eve dönünce mutfak kapısının pervazını gizleyen yaklaşık yüz kitabı kenara ittim, pervaza silinmez mürekkeple belli tarihlerde boyumun ne kadar olduğunu işaretlemiştim. Kenara yaslandım, bir kitabı başıma koydum, dönüp duvara değdiği yeri işaretledim, çıplak gözle bakınca sekiz yılda dokuz santimetre kısaldığımı fark ettim. Yatağımın üstündeki kitap sayvanına doğrultunca bakışlarımı, tavanlıktaki iki tonun düşsel ağırlığı altında kısaldığımı anladım.


Türkçesi: Elif Gökteke
Tavanarası Yayın: 14
Bohumil Hrabal Estate, Zürich, Switzerland

Kitabın özgün adı:
Prilis Hlucna Samota