İki insan arasında ya da bir grup insan içerisinde var olan olasılıklar bir çeşit simyadır. Yaşamdaki en ilginç şey budur. Yalan söyleyen kişi, bu olasılıkların izini kaybeden kişidir.


Psikologlar bir yalancıyı saptamanın dört güvenilir yolunu tanımlamadan çok önce, Sam Harris yalan söyleme eylemini “hem anlama konusunda bir başarısızlık hem de anlaşılmak hususunda isteksizlik” olarak tanımlamadan evvel Adrienne Rich (16 Mayıs, 1929 – 27 Mart, 2012) yalan söylediğimiz zaman riske attığımız şeyin ne olduğu ve – özellikle bazı olaylara yüklediğimiz günlük kaçamaklar ve yalanlar ya da diğer insanların acılarına duyduğumuz yanlış merhamet gibi – bütün boyutlarıyla yalan söylemenin, temel insanlığımızı nasıl azalttığı konusunu güzel bir biçimde ele almıştı.

1975 yılında bir konuşmaya dönüştürülmüş olan “Women and Honor: Some Notes on Lying” (“Kadınlar ve Gurur: Yalan Söylemek Üzerine Bazı Notlar”) adlı – On Lies, Secrets and Silence: Selected Prose 1966-1978 (Yalanlar, Sırlar ve Sessizlik Üzerine: Seçilmiş Yazılar) adlı eserde de yayınlanmış olan ve ayrıca ilişkilerin gerçeklerimizi biçimlendirmesi ve eğitim konuları hakkında bizlere Rich’in görüşlerini yansıtan – makalesinde şöyle yazıyor:

Yalancılık, kelimelerle ve ayrıca sessizlikle gerçekleştirilir.

Rich ilişkilerimiz içerisinde, tam anlamıyla şeffaf olmanın huzursuzluğuna karşı bir önlem olarak yalancılığı kullanma biçimimizi ele alıyor:

Yalancı, kontrol kaybetme korkusuyla yaşar. Bu kişi, idaresiz bir ilişkiyi arzu bile edemez çünkü başka bir insana karşı savunmasız olmak onun için kontrol kaybı anlamına gelecektir.

Bir yalancının çok sayıda arkadaşı vardır ve büyük bir yalnızlık içerisinde varlığını sürdürür.

Fakat yalan söylemenin patolojisinin bizleri yalnızca diğerlerinden uzaklaştırmadığını – aynı zamanda, bizleri kendimizden kopararak, hepimizde büyük bir yalnızlığa neden olduğunu öne sürüyor:

Yalancı insan genellikle unutkanlık sıkıntısı çeker. Unutkanlık, bilinçdışının sessizliğidir.

Bir yaşam biçimi olarak sürekli yalan söylemek, bilinçdışı ile bağlantıyı koparmak anlamına gelir. Uyku veren fakat rüyaları yok eden uyku ilaçlarından içmek gibidir. Bilinçdışı doğruluk ister. Bilinçdışı, gerçeklerden daha ötede bir şeyler isteyenlere seslenmeyi bırakır.

Rich, yalan probleminin sürekli olarak dürüstlük konusunu ve “doğrunun” gerçekten ne olduğu konusunu ortaya çıkardığını belirtiyor:

Bu fikir konusunda basit ya da kolay bir şey yoktur. “Gerçek”, “herhangi bir gerçek” diye bir şey yoktur – gerçek, tek bir şey ya da bir sistem değildir. Gelişen bir karışıklıktır. Halının şekli bir yüzeydir. Daha yakından baktığımızda ya da bir dokumacıya dönüştüğümüzde; şeklin bütünü içerisinde görünmeyen birçok küçük ipliği, halının alt kısmındaki düğümleri öğreniriz.

Dürüstçe konuşma çabasının önemli olmasının nedeni budur. Yalanlar genellikle – yalancı kişiler için – her şeyi olduğundan ya da olması gerekenden daha basit bir hale sokma girişimleridir.

Başkalarına yalan söylediğimiz zaman, sonucunda kendimize yalan söylemiş oluyoruz. Bir olayın ya da bir kişinin önemini reddetmiş oluyoruz ve böylelikle yaşamlarımızın bir parçasından kendimizi yoksun bırakmış oluyoruz. Veya başka bir şeyin üstünü örtmek için geçmişten ya da gelecekten bir parça kullanıyoruz. Bu durumda da, kendi yaşamlarımız içerisinde bile inanç kaybetmiş oluyoruz.

Bilinçdışı gerçekleri ister, tıpkı vücudumuz gibi. Rüyaların karışıklığı ve verimliliği, bu arzuyu karşılamakla uğraşan bilinçdışının karışıklığı ve verimliliğinden doğar.

“Yalanın yanlış bir güç kaynağı olmasının” uzun tarihine değinerek Rich kadınların gerçeklik hususunda birbirlerine duydukları özel sorumluluklara dönüyor:

Yüzyıllar boyunca yalnızca erkeklerin tecrübelerini geçerli kılan bir kültür içerisinde içgüdülerimizin ve tecrübelerimizin yalanlanmasından ötürü kadınlar deli ve “psikopat” olarak adlandırılmıştır. Vücutlarımızın ve zihinlerimizin gerçekliği bizlere gizemli olarak yansıtılmıştır. Bu yüzden birbirimize yükümlülük besliyoruz: kişisel menfaatlerimiz adına birbirimizin gerçeklik algısını zayıflatmamak; birbirimizi yönlendirmemek gibi.

Kendi tecrübemizin gerçekliğine sadık kaldıkları zaman kadınlar genellikle deli gibi hissederler. Geleceğimiz, her birimizin ruh sağlığına bağlıdır ve gerçekliğimizi olabildiğince samimi ve bütün bir şekilde tanımlama hususunda, kişiselin de ötesinde derin bir çıkar besleriz.

[…]

Bir kadın gerçeği söylediği zaman, etrafında daha fazla gerçeklik olasılığı yaratır.

Rich bu olasılık kavramının tüm insan ilişkilerindeki yalan tehlikesi ve gerçeklik gücünün merkezi olduğunu öne sürüyor:

İki insan arasında ya da bir grup insan içerisinde var olan olasılıklar bir çeşit simyadır. Yaşamdaki en ilginç şey budur. Yalan söyleyen kişi, bu olasılıkların izini kaybeden kişidir.

İlişkiler idare ile kontrol ihtiyacı ile belirlendiği zaman; kasvetli, atışmalı bir drama türüne sahip olabilirler fakat ilginç olmayı bırakırlar. Bunlar tekrar edici şeylerdir; insanların olasılıklarının şok etkisi onlar üzerine yansımayı bırakmıştır.

Rich, dürüstlük ile fazla paylaşım arasındaki farkı saygıdeğer insan ilişkileri bağlamında inceliyor – bu fark mecburi paylaşımcılık ve az dürüstlük çağında da özellikle var olan bir şey:

Seninle saygıdeğer bir ilişkiye sahip olmam için her şeyi anlamak ya da sana bir kerede her şeyi söylemek veya sana söylemem gereken her şeyi önceden biliyor olmak zorunda değilim.

Bu, çoğunlukla benim hevesli olduğumu, sana bir şeyler anlatma olasılığına özlem duyduğumu gösterir. Bu olasılıklar bana korkutucu, fakat zararsız gözükse bile. Senin belirsiz ve yardımcı kelimelerini duymak için yeterince güçlü hissettiğimi gösterir. İkimizin de, daima, aramızdaki gerçeklik olasılıklarını genişletmeyi denediğimizi bildiğimizi gösterir.

İkimizin arasındaki yaşam olasılığı.

Bu olasılığı tamamen yaşamak, görünen o ki, gerçeklik ve inanç arasındaki gizli fakat önemli farkı anlamayı gerektiriyor. Rich, “bir ilişkide bize yalan söylendiğini fark ettiğimiz zaman neden çılgına döndüğümüzü” inceliyor:

Kendi evrenimizin çoğunu güven üzerinden oluşturuyoruz. Bana “1950 yılında Somerville’de Beacon Sokağının kuzey tarafında yaşıyordum” diyorsun. “Biz sevgiliydik, fakat aylardır yalnızca arkadaşız” diyorsun. “Dışarıda hava 70 derece ve güneş parlıyor” diyorsun. Seni sevdiğim için, aramızda herhangi bir yalan söz konusu olmadığı için, tüm bunlara güveniyorum: yirmi beş yıl önceki adresine, yalnızca simasını tanıdığım birisiyle olan ilişkine, hava durumuna. Bu gibi, belirsizlik tonu içermeyen, net ifadelerin arasında, ince yeşil iplikler gibi bilinçsiz inanç filizleri fırlatıyorum. Onları kendi dünyamın mozaiği üzerine inşa ediyorum. Bir dakika içerisinde belirli yollarla, bana söylediğin şeylere olan güvenim doğrultusunda, evrenimin değişmesine izin veriyorum.

[…]

Güvendiğimiz birisinin artık güvenilmez olduğunu keşfettiğimiz zaman bu durum bizi evreni yeniden sorgulamaya, güven kavramını ve onun özünü sorulamaya iter. Bir süreliğine duyarlılığın, isimlerin ya da akrabalığın varlığından önce bir dünyadaki, yağmur ile süpürülmüş, yangın ile karartılmış soğuk kayalıkların üzerine geri döneriz; biçimsizliğe yaklaşmış oluruz.

Rich, yalancıların kullandığı yaygın bir bahane olan “acıya sebep olmak istememiştim” ifadesinin yalnızca bir diğer insanın acısıyla ilgilenmeme isteği olduğunu belirterek şöyle yazıyor:

Yalan söylemek, diğer bir insanın kişiliğine giden kestirme bir yoldur.

Doğruculuk ve onur kendiliğinden ortaya çıkan bir şey değildir; bunların insanların arasında yaratılmaları gerekir.

[…]

Doğruculuk, nerede olursa olsun, abartılmış bir karmaşıklıktır. Fakat aynı zamanda gelişime doğru giden bir harekettir.

On Lies, Secrets and Silence (Yalanlar, Sırlar ve Sessizlik Üzerine) adlı eser geçtiğimiz yüzyıla ait önemli ve ilginç seslerden birisi tarafından dile getirilen ebedi gerçekliklerin koleksiyonunu okuyucularına sunuyor.


Brain Pickigns by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)