Saygıdeğer ilişkiler kurmaya çalışın, mantıksız meşguliyetleri engelleyin, dünyaya size nasıl davranacağını söyleyin, yeterliliği benimseyin ve daha fazlası.

Yüksek mertebeden gelen istekler eşliğinde, fiziksel alışkanlıklar ve faydacı günlük eylemlerle oluşturulan tipik yeni yıl önerileri listesini; insanlığın en ebedi fikirler üreten düşünürlerinden zihinsel ve ruhsal öneriler ödünç alarak düzenleseydik ne olurdu? Bunun nasıl olacağını görebilmek için sizlere kalıcı olarak geliştiricilik sağlayan düşüncelerden ödünç bilgiler alarak 2020 yılı için on altı öneri sunuyoruz.

1 – Adrienne Rich: Saygıdeğer İlişkiler Kurmaya Çalışın

Yirminci yüzyılın en ilham verici şairlerinden birisi ve kararlı bir inancın kadını olan Adrienne Rich (16 Mayıs, 1929 – 27 Mart, 2012), büyüyen gücün tekelini ve devletin Sanat için yaptığı Ulusal Bağışa son vermesi planını protesto etmek amacıyla, Ulusal Sanat Madalyasını reddeden ilk insan haline geldi. Şiir koleksiyonu olan The Dream of a Common Language (Ortak bir Dilin Rüyası) adlı eseri kültürel bir köşe taşı olsa da ve düşünen ve hisseden her insan tarafından okunması gerekse de; daha az bilinen – düz yazılarının koleksiyonu olan – On Lies, Secrets, and Silence (Yalanlar, Sırlar ve Sessizlik Üzerine) adlı eseri Rich’in insan yaşamının politik, felsefi ve kişisel boyutları üzerine düşüncelerini dolaysız bir biçime gözler önüne seriyor.

Bu eserinde, şöyle yazıyor:

Saygıdeğer bir ilişki – yani içerisinde iki insanın “sevgi” kelimesini kullanma hakkının olduğu bir ilişki – hassas, şiddetli, genellikle iki insan için de korkunç bir süreçtir; birbirlerine söyleyebilecekleri gerçekliklere incelik kazandırma sürecidir.

Bunu yapmak önemlidir çünkü bu insanın kendisinde sebep olduğu yanılgıları ve yalnızlaşmayı kırar.

Bunu yapmak önemlidir çünkü bunu yaparak, kendi karmaşıklığımızın hakkını yememiş oluruz.

Bunu yapmak önemlidir çünkü bu zorlu yolu bizimle yürüyebilecek olan çok az insan vardır.

2 – Soren Kierkegaard: Mantıksız Meşguliyetleri Engelleyin

İlk gerçek varoluşçu filozof olarak var sayılan Soren Kierkegaard (5 Mayıs, 1813 – 11 Kasım, 1855), zorbalığın psikolojisinden, sıkılmanın can alıcı rolüne ve boyun eğmemizin sebeplerine kadar değindiği konularla birlikte; her şey üzerine fikir sunan kalıcı bir dâhilik kaynağı olmaya devam ediyor. 1843 yılına ait Either/Or: A Fragment of Life (Ya/Ya Da: Yaşamın bir Parçası) adlı incelemesinin bir bölümünde, 30 yaşındaki Kierkegaard şöyle yazıyor:

Bütün saçma şeylerin arasında bana en saçma olanı meşgul olmakmış gibi geliyor – yemeği ve işi konusunda hareketli bir insan olmak.

“En Mutsuz İnsan” adlı başka bir bölümde, varlığımızdan kaçarak ve henüz ulaşılmamış dışsal bir amaç uğruna kendimizi meşgul ederek nasıl mutsuzlaştığımızı ele alıyor:

Mutsuz insan bir ideale, yaşamının içeriğine, tam bir bilinçliliğe, varoluşunun özüne sahip olan; yani kendisinin dışında olan bir insandır. Mutsuz adam daima kendisinde var olmayan, kendisine mevcut olmayan adamdır. Fakat bir insan geçmişte ya da gelecekte kesinlikle mevcut olmayabilir. Bu, mutsuz bilinçliliğin tüm alanını yeterince kısıtlıyor.

[…]

Mutsuz kişi, mevcut olmayan kişidir… Yalnızca kendisine mevcut olan insan mutludur.

3 – Rainer Maria Rilke: Sorularınızla Yaşayın

1902 yılında, Rainer Maria Rilke (4 Aralık, 1875 – 29 Aralık, 1926), Franz Xaver Kappus adında, 19 yaşındaki bir harp okulu talebesi ve şair ile yazışmaya başladı. Daha sonra Genç bir Şaire Mektuplar adıyla yayınlanan eser, Rilke’nin sevginin anlamı, mutsuzluğun bizleri kendimize yakınlaştırması ve kitap okumanın insan ruhuna yaptığı şeyler üzerine düşüncelerine hitap ediyor.

En etkileyici mektuplarından birisinde, şöyle yazıyor:

Sizden, kalbinizde çözülmemiş olarak duran her şey için sabırlı olmanızı ve soruları, onlar kilitli birer odaymış ya da farklı bir dilde yazılmış kitapmış gibi bakarak sevmeyi denemenizi istiyorum. Şu anda size verilemeyecek olan cevapları aramayın, çünkü bu durumda onları hiç yaşayamayabilirsiniz. Asıl mesele, her şeyi yaşamaktır. Şu anda sorularınızı yaşayın. Belki daha sonra, gelecekte bir gün, farkında bile olmadan cevaba ulaşmış olacaksınız.

4 – Susan Sontag: Dünyaya Dikkat Edin

1992 yılında verdiği bir konferansta Susan Sontag (16 Ocak, 1933 – 28 Aralık, 2004) şunu belirtmişti; “bir yazar, dünyaya dikkat eden kişidir – yazar, profesyonel bir gözlemcidir”. Sontag, dünyaya karşı gözlemci dikkatin hem iyi bir yazar hem de iyi bir insan olmak için çok önemli olduğuna inanıyor. Bu düşüncesi At the Same Time: Essays and Speeches (Aynı Zamanda: Makaleler ve Konuşmalar) adlı antolojide bir araya getirilmiş olan birçok yazısında da değindiği bir konu ve bu eserde ayrıca Sontag’ın güzellik ve ilginçlik, cesaret ve direniş, edebiyat ve özgürlük konuları üzerine düşünceleri de bulunuyor.

Ona sürekli sorulan bir soruya – yazmak konusu üzerine tavsiyeleri konusunda – şunu öneriyor:

Bana sürekli yazarların yapması gereken bir şeylerin olup olmadığı soruluyor ve yaptığım son röportajlardan birisinde kendimi şunu söylerken buldum: “Birkaç şey. Kelimeleri sevin, cümleleri enine boyuna düşünün. Ayrıca dünyaya dikkat edin.

Bu ifadeler ağzımdan dökülür dökülmez, yazarın erdemi hususunda aklıma birkaç düşünce daha geldi.

Örneğin: “Ciddi olun”. Bundan kastettiğim şey de şuydu: Hiçbir zaman kuşkulu olmayın. Bu komik olmanızın önüne engel koymaz.”

Sontag, bu hikâye anlatma ilkelerinin yalnızca yazarlara dair erdemler olmadığını – aynı zamanda insanlara dair erdemin de bir çerçevesini oluşturduğunu belirtiyor:

Hikâye anlatmak, şöyle demektir: önemli olan hikâye bu. Bu, yayılmayı ve her şeyin dümdüz bir yolda, eşzamanlı olarak gitmesini azaltmak demektir.

Ahlaki bir insan olmak belirli çeşitlerde dikkati verebilmek, vermeye mecbur olmak demektir.

Ahlaki yargılarda bulunduğumuz zaman yalnızca şu, bundan daha iyidir demeyiz. Meselenin daha da temelinde, bu, şundan daha önemlidir deriz. Bu, dünya üzerinde gerçekleşen şeylerin çoğunu görmezden gelmek ya da sırtımızı dönmek pahasına; baskın yayılmayı ve her şeyin eş zamanlılığını düzene sokmak demektir.

Ahlaki yargıların doğası bizim dikkat etme kapasitemize bağlıdır – bu kapasitenin, istem dışı olarak, sınırları vardır fakat bu sınırlar esnetilebilirler.

Fakat belki de tahrip edici güce sahip eş zamanlılık düşüncesinden ve bunu anlamak konusunda yetersiz kalan ahlaki anlayışımızdan önce kabullenme ve başı öne eğme eylemi göstermek, bilgeliğin ve alçak gönüllülüğün başlangıcı demektir.

6 – Bertrand Russell: “Verimli Monotonluğa” Yer Açın

Dolu bir yaşama sahip olabilmenin içerisinde bulunan yapmama eyleminin canlandırıcı rolüne insanlığın en büyük zihinlerinin çoğu değinmiştir, fakat bunu İngiliz filozof Bertrand Russell’dan (18 Mayıs, 1872 – 2 Ocak, 1970) daha çarpıcı bir biçimde gerçekleştiren yoktur. Russell bunu 1930 yılına ait şaheseri olan Mutlu Olma Sanatı adlı kitabında gerçekleştirmiştir ve kitabın amacı “çoğu gelişmiş ülkede bulunan insanların sıklıkla sıkıntısını çektiği sıradan, günlük mutsuzluğa bir tedavi önerisi” verme çabası ve aynı zamanda “güzel bir yaşamın” gerçekten ne anlama geldiğini açıklamaktır.

“Sıkıntı ve Heyecan” adlı bir bölümde Russell, bir paradoks içeren, sıkıntıdan neden olabildiğince fazla bir şekilde korktuğumuz sorusunu inceliyor ve sıkıntının aslında bizlerin bütünlüğünde merkezi bir rol oynadığını belirtiyor. Dikkat dağınıklığı ve üretim çağının bizim var olma kapasitemizi nasıl kısıtladığı konusunda beslediğimiz endişelerin çok öncesine değinerek, şunu söylüyor:

Bizler atalarımızdan daha az sıkılıyoruz fakat onlardan daha çok, sıkılmaktan korkuyoruz. Sıkılmanın, insanın doğallığının bir parçası olmadığını ve bunun yeterince güçlü bir heyecan arayışıyla engelleneceğini öğrendik, ya da buna inandık.

[…]

Sosyal ölçekte yükseldikçe, heyecan arayışımız daha da yoğun bir hal alıyor.

Gösterim süreleri hakkında duyduğumuz mevcut endişelerimizden yıllar önce Russell aileleri, çocuklarına “verimli monotonluğu” tecrübe etme özgürlüğünü vermeye sevk ediyordu – bu monotonluk devamında dikkatlilik ve hayal gücü üzerinden oynanan oyunları da getiriyordu. Başka bir deyişle, muhteşem çocukluk neşesini ve geliştirici olan “kendi kendine, hiç kimse ile hiçbir şey yapmama” eyleminin öğrenilmesini sağlıyordu. Şöyle yazıyor:

Çocukluğun tutkuları, çoğunlukla, çocuğun bazı çaba ve dikkat aracılığıyla kendi çevresinden çıkarttığı biçimde olmalıdır… Tıpkı genç bir bitki gibi, çocuk da aynı toprak üzerinde yalnız başına bırakıldığı zaman en iyi şekilde gelişir. Çok fazla seyahat, çok fazla etki türü gençler için iyi değildir ve onların, büyüdükçe, verimli monotonluğa dayanamamalarına sebep olur.

Bu monotonluğun kendi erdemleri olduğunu söylemek istemiyorum; yalnızca belirli bir miktarda monotonluğun olmadığı yerde bazı güzel şeylerin mümkün olmadığını söylemek istiyorum… Sıkıntıya tahammül edemeyen bir nesil, küçük insanların, doğanın yavaş süreçlerinden boş yere ayrılmış insanların, tüm önemli dürtüleri yavaşça yok olan insanların nesli olacaktır; tıpkı vazoda duran, topraklarından ayrılmış çiçekler gibi.

6 – Ursula K. Le Guin: Mükemmeliyetçilik Oyununu Oynamayı Reddedin

Mükemmeliyetçilik, kendimizi küçük tutmanın en zorlayıcı yoludur. Bu, bizleri giderek yükselen bunaltıcı küçüklüğe sıkıştırırken aynı zamanda bizlere mükemmele ulaştığımız illüzyonunu yansıtan bir tür psikolojik ve duygusal akrobasidir. Ursula K. Le Guin’in (21 Ekim, 1929), 1992 yılında yazmış olduğu “Dogs, Cats, and Dancers: Thoughts about Beauty” (“Köpekler, Kediler ve Dansçılar: Güzellik Hakkında Düşünceler”) adlı makalesinde incelediği şey de bu. Bu makale, aynı zamanda Le Guin’in kültürel cinsiyet yükü, gerçek insan iletişiminin büyüsü ve halk kütüphanelerinin kutsallığı üzerine düşüncelerini de sunan The Wave in the Mind: Talks and Essays on the Writer, the Reader, and the Imagination (Zihindeki Dalga: Yazar, Okuyucu ve Hayal Gücü Üzerine Konuşmalar ve Makaleler) adlı eserde yer alıyor.

Çeşitli kültürlerde imkânsız olan ve genellikle de cezalandırıcı sonuçları olan insan güzelliği ideallerine, “özellikle de kadınların güzelliği konusuna” değinerek, Le Guin şöyle yazıyor:

Mükemmel olmanın pek çok yolu vardır ve bunlardan hiçbirisi ceza yoluyla kazanılmaz.

[…]

1940larda, lisedeki dönemlerimi düşünüyorum: beyaz kızlar saçlarını kimyasallarla ve ısıyla büzüştürüyorlardı ve böylece saçları kıvırcık hale geliyordu; siyahi kızlar da saçlarını kimyasallarla ve ısıyla eziyorlardı ve böylece saçları kıvırcık olmaktan çıkıyordu. Ev permaları henüz üretilmemişti ve çoğu çocuğun bu tür işlemlere parası yetmiyordu, bu yüzden; kuralları – yani güzellik kurallarını – takip edemedikleri için acınacak duruma geliyorlardı.

Güzelliğin daima kuralları vardır. Bir oyundur. Güzellik oyununun, ondan şans elde eden ve kimi incittikleri umurlarında olmayan insanlar tarafından kontrol edildiğini gördüğümde sinirleniyorum. Bu oyunun insanları kendilerinden tatmin olamayan bir hale soktuğunu ve bu sebeple açlık çektiklerini, çirkinleştiklerini ve kendilerini zehirlediklerini gördüğümde bu oyundan nefret ediyorum. Çoğu zaman bu oyunu kendi kendime, ufak tefek şeylerle; yeni bir ruj satın alarak ve yeni bir ipek gömlekten mutluluk duyarak oynuyorum.

[…]

Hiçbir zaman değişmeyen ve her zaman gerçek olan, gençliğin ve sağlıklılığın güzelliği ideali vardır. Diğer yandan da film yıldızlarının ve reklam modellerinin güzelliği ideali vardır ve bu güzellik oyunu ideali yerine göre, daima kurallarını değiştirir ve hiçbir zaman gerçek değildir. Ayrıca bir de tanımlaması veya anlaşılması zor olan bir güzellik ideali vardır çünkü bu yalnızca vücutta değil, aynı zamanda vücut ile ruhun bir araya gelerek birbirlerini tanımladıkları noktada gerçekleşir.

Le Guin; vücudumuza empoze ettiğimiz bütün idealler hususunda; kendi güzelliğimizin görüntüsünü en sonunda aydınlatan şeyin ölüm olduğunu iddia ediyor. Zaman ve mekânın nihai eşitleyicisi olan ölüm; bunu görmemizi sağlayan berraklaştırıcı bir aygıt olan ölüm; Rebecca Goldstein’ın da belirttiği gibi, “bir kimsenin sevdiği bir insan, bir dünyadır; tıpkı insanın kendi kendisini bir dünya olarak tanımladığı gibi”. Le Guin, uzun görüşlü bakış açısıyla birlikte, kendi annesini ve onun güzelliğinin boyutlarını hatırlıyor:

Annem seksen-üç yaşında, kanserden öldü, acı çekiyordu, dalağı büyümüştü ve bu yüzden vücudu biçimsizleşmişti. Onu düşünürken gördüğüm insan bu mu? Bazen. Olmamasını dilerdim. Bu gerçek bir imge fakat bulanık; daha gerçek bir imgeyi gölgeliyor. Bu, annemin elli yıllık anılarının arasından gelen bir anı. Zaman içerisindeki son anı. Bunun altında, arkasında daha derin, karmaşık, sürekli değişen bir imge var; bunlar benim hayal gücümden üretiliyorlar, örneğin fotoğraflardan, anılardan. Colorado’nun dağlarında küçük, kırmızı saçlı bir çocuk görüyorum, suratı asık, narin bir kolej kızı, gülümseyen genç bir anne, zeki bir kadın, rakipsiz bir flört, ciddi bir sanatçı, muhteşem bir aşçı – onu sallanırken, çapa yaparken, yazı yazarken, gülerken görüyorum – onun narin, çilli kollarında turkuaz bilezikler görüyorum – bir kerede, bir anda, hiçbir aynanın yansıtamayacağı gülümsemesini, yılların üzerinden açığa çıkan ruhunu, güzelliğini görüyorum.

Büyük sanatçıların görüp de resimlerini çizdikleri şey bu olmalı. Rembrandt’ın portrelerindeki yorgun, yaşlı yüzlerin bizlere haz vermesinin nedeni bu olmalı: onlar bizlere cildin üzerindeki değil, yaşamın derinliklerindeki güzelliği gösteriyorlar.

7 – Erich Fromm: Aşk Sanatını İyi Bilin

Kültürel mitolojimiz aşkı gerçekleşen bir şey olarak – maruz kaldığımız, oklar aracılığıyla başımıza gelen ve içerisinde şanslı da olsak şanssız da olsak, pasif olduğumuz bir şey olarak – tanımlıyorlar. Bu tür tanımlamalar aşkın – âşık olma eyleminin – diğer insani mükemmellikler arayışında bulunan ile aynı kasti çaba aracılığıyla edinilen bir yetenek olduğunu ortaya çıkarıyor.

Zen bilgesi olan Thich Nhat Hahn, “âşık olmayı bilmeden aşık olmak, aşık olduğumuz insanı yaralar” ifadesini ortaya koymadan çok önce; Alman sosyal psikolog, psikanalist ve filozof olan Erich Fromm (23 Mart, 1900 – 18 Mart, 1980), 1956 yılına ait Aşık Olma Sanatı adlı eserinde aşkın ihmal edilen bir yönüne hitap etmişti – sanatçıların, ustalaşmak için çalışırlarken kendilerini işlerine verdikleri şekilde; hem bilgi hem de çaba gerektiren bir şekilde bilenen bir aşk durumunu ele almıştı.

Fromm şöyle yazıyor:

Aşk, herhangi bir insan tarafından, olgunluğunun seviyesine bağlı olmaksızın, kolaylıkla yerine getirilen bir duygu değildir… Eğer [bir insan] aktif bir biçimde, üretken bir uyum için, [kendi] kişiliğini geliştirmeyi denemezse, aşk için gerçekleştirilen [bütün] girişimler başarısız olmaya mahkûmdur… Gerçek tevazu, cesaret, inanç ve disiplin olmaksızın; bir insanın komşusunu sevme kapasitesi olmaksızın bireysel aşk içerisindeki tatmin elde edilemez. Bu özelliklerin nadir bulunduğu bir kültürde, âşık olma kapasitesinin kazanılması da nadir bulunan bir başarı haline gelir.

[…]

Aşktan başka, böyle şahane umutlar ve beklentilerle başlatılan ve düzenli olarak da başarısızlığa uğrayan herhangi bir aktivite, herhangi bir girişim yoktur.

Fromm; bu başarısızlığı yok etmenin tek yolunun, aşk hakkındaki inançlarımız arasındaki bağlantısızlığın altında yatan sebepleri ve aşkın gerçek işleyişini incelemek olduğunu öne sürüyor. Ayrıca bu inceleme içerisinde aşkı, hak edilmeyen bir lütuftan çok, bilgi dolu bir eylem olarak algılamamız gerektiğini belirtiyor:

Atılacak ilk adım; aşkın bir sanat olduğunun farkına varmaktır, tıpkı yaşamanın da bir sanat olduğu gibi. Nasıl âşık olacağımızı öğrenmek istiyorsak, aşkta da diğer sanatlarda – örneğin müzikte, resimde, marangozlukta, tıpta ya da mühendislikte – gelişim gösterdiğimiz şekilde ilerlemeliyiz. Herhangi bir sanatı öğrenmek hususunda gerekli olan adımlar nelerdir? Bu öğrenme süreci ikiye ayrılabilir: birincisi, teoriye hâkim olmak; diğeri ise uygulamaya hâkim olmak. Tıp sanatını öğrenmek istersem eğer, ilk olarak çeşitli hastalıklar ve insan vücudu hakkında gerçekleri öğrenmem gerekir. Bu teorik bilginin tamamına sahip olduğum zaman, tıp sanatında yetkin bir kişi haline gelmiş olmam. Yalnızca, teorik bilgimin sonuçları ve uygulamamın sonuçları birbirine karışana dek uygulama yaptığım zaman bir uzman haline gelmiş olurum. Fakat teori ve uygulama haricinde, herhangi bir sanatta uzman olmak için gereken üçüncü bir faktör de vardır – bir sanata hâkim olmak, nihai bir ilgi meselesi olmalıdır; dünyada sanattan daha önemli hiçbir şey olmamalıdır. Bu durum müzik, tıp, marangozluk – ve aşk – için geçerlidir. Ayrıca belki de, göze çarpan başarısızlıklarına rağmen kültürümüz içerisinde insanların bu sanatı neden nadiren öğrenmeye çalıştıkları sorusunun cevabı da buradadır. Aşk için duyulan derin arzuya rağmen; neredeyse her şey aşktan daha önemli var sayılmaktadır: başarı, itibar, para, güç – enerjimizin neredeyse tamamı bunlara sahip olmayı öğrenmek için kullanılır ve neredeyse hiçbirisi aşk sanatını öğrenmek için kullanılmaz.

8 – Anne Truitt: Yargılamak Yerine Anlamayı Tercih Edin

Anne Truitt, New York, 1965 (Top of Shrove, 1962 on right.)

Belki de psikolog olarak eğitim almış olduğu için, sanatçı Anne Truitt (16 Mart, 1921 – 23 Aralık, 2004), bir sanatçının sabırlı bir gözlem tutkusu ile bağlantılı olarak iç gözlem ve öz farkındalık konusunda istisnai güçlere sahipti. Bu onun Daybook: The Journal of an Artist (Günlük: Bir Sanatçının Seyir Defteri) adıyla yayınlanmış olan günlüğünü psikolojik sezgi konusunda gerçek bir şaheser haline getiriyor. Özellikle bir yazısında, önyargılarımızın ve mevcut yargılarımızın bizlerin – sevgiye tehlikeli bir bariyer koyarak – birbirimizi gerçekten görmemizi nasıl engellediğine değiniyor:

Eğer çok, çok dikkatli olmazsak; sonucunda kendimiz haricinde bir şeye duyulan umursamazlığa dönüşen önyargılarımızla bağlantılı olarak, birbirimizin üzerine imgeler koyarak birbirimizi kötü bir duruma sokmuş oluruz. Bu umursamazlık, en üst seviyesinde, bir çeşit cinayet olabilir ve bana kalırsa bu yaygın bir olay. Kendimiz için bağımsızlık hakkı iddia ediyoruz ve böyle yaparak diğer insanları, kendimiz onları nasıl görüyorsak öyle tanımlama zorbalığına düşebileceğimizi unutuyoruz. Onlar üzerinde doğruluğunu kabul ettiğimiz şeye odaklanarak onların üzerine gizlice zarar veren bir kontrol yüklemiş oluyoruz. Diğer insanları, onların kendileri gibi olabilecekleri bir açıklık ile dinleyebilmek için çok dikkatli olmam gerektiğini fark ettim. Zihnimin perdeleri alışkanlıkla beraber açılıyor ve kapanıyor ve sonrasında bu küçük fotoğraflar, kendim için düzenlediğim biçimlere dönüşüyor. Bu dikkatsizliğin zıttı ise sevgidir, insanlara kendi bağımsızlıklarının lütfunu veren ve ortak keşfe müsaade eden bir yolla diğer insanları onurlandırmaktır.

9 – Simone Weil: Istırabınızdan Faydalanın

Bilim adamları zihnimizin vücutlarımızı etkileyiş biçimleri konusunda deneysel kanıtlar elde etmeden çok önce, Fransız filozof ve politik eylemci olan – aynı zamanda eşsiz bir zihinsel incelik düşünürü ve Albert Camus’nun “zamanımızın tek muhteşem ruhu” olarak tanımladığı modern bir aziz olan – Simone Weil (3 Şubat, 1909 – 24 Ağustos, 1943), fiziksel ve ruhsal ıstırabımız arasındaki, fiziksel vücudumuzun ıstırabı ile ruhun arasındaki hassas ilişkiyi incelemişti. Tüberkülozdan ölmeden birkaç ay önce – doktoru ona düzenli olarak yemek yemesini söylemiş olsa da o, Almanya’nın işgali altında insanlara dağıtılan şeyleri yemişti – First and Last Notebooks (İlk ve Son Defter) adlı eserinde acı sorununa değinmişti. 1942 yılının sonlarında yazdığı bir yazıda Weil ıstıraba gösterdiğimiz içgüdüsel tepkinin acımızı genellikle nasıl büyüttüğünü ele alıyor:

Fiziksel acıdan faydalanmanın yolu. Hangi seviyede acı çekiyorsak çekelim, neredeyse tüm ruhumuz “Bunu durdur, dayanamıyorum” diye ağlarken, bu son derecede küçük bir şey olsa bile, şöyle diyeceğiz: “eğer yüce irfan böyle buyurduysa, bunun sürekli devam etmesine razı geliyorum”. Bu durumda ruhumuz ikiye ayrılır. Ruhun fiziksel olarak duyarlı olan kısmı – en azından genellikle – acıya razı gelemez. Ruhun ikiye ayrılması da ikinci bir acıyı doğurur, ruhsal bir acı ve fiziksel acıdan çok daha keskin olanı.

Weil bu felsefeyi fiziksel acının ve direniş ile birlikte sevimsizliğe doğru pekiştirerek artırdığımız diğer bedensel ve ruhsal huzursuzlukların ötesine çekiyor:

Aynı şekilde açlıktan, yorgunluktan, korkudan ve ruhun duyarlı kısmının ağlamasına sebep olan her şeyden faydalanılabilir: dayanamıyorum! Bunu durdurun! İçimizde buna şu şekilde cevap veren bir şey olmalıdır: Bunun ben ölene dek devam etmesine ya da ölünce bile bitmemesine, hep devam etmesine razı geliyorum. Bu durumda ruhumuz iki yüzü de keskin bir kılıç tarafından ikiye bölünmüş gibi olacaktır.

Istıraplarımızdan bu şekilde faydalanmamız, kendi üzerimize disiplin yüklememizden çok daha iyidir.

10 – James Baldwin: Dünyaya Size Nasıl Davranacağını Söyleyin

1970 yılının bir Ağustos akşamında James Baldwin (2 Ağustos, 1924 – 1 Aralık, 1987)ve Margaret Mead (16 Aralık, 1901 – 15 Kasım, 1978) New York’ta halka açık bir sohbet için bir araya geldiler. Hafta sonu boyunca yedi buçuk saat konuştular. Güç ve ayrıcalık, ırk ve cinsiyet, güzellik, din, adalet ve zihin ile hayal gücü arasındaki ilişki konularını ele aldılar. Bu konuşmanın metni A Rap on Race (Irk Üzerine Rap) adlı eser olarak yayınlandı ve bu eser ne kadar yol aldığımızı, ne kadar yolumuzun kaldığını; kader değiştirmek, suçluluk ve sorumluluk arasındaki önemli fark ve tüketim sonrası bir kültür için demokrasiyi yeniden düşünmek konularını ele alıyor. Sohbetin bir kısmında ırk, kimlik ve göçmenlik tecrübesinden bahsederken Baldwin şunu gözlemliyor:

Hiç yoktan kimlik elde etmek zor bir şeydir.

Sonrasında, otobiyografik bir örnek veriyor:

Birkaç yıl önce, İngiliz Müzesinde, siyahi bir Jamaikalının yerleri silerken bana nereli olduğumu sorduğunu hatırlıyorum; ben de New York’ta doğduğumu söyledim. O da şöyle dedi, “Tamam, ama nerelisin?”. Ne demek istediğini bilmiyordum. “Oraya nereden geldin?” diye açıkladı. Ben de; “Annem Maryland’de doğdu” dedim. “Baban nerede doğdu?” diye sordu. “Babam New Orleans’ta doğdu”. Ve dedi ki, “Tamam, fakat nerelisin?”. Daha sonra ne demek istediğini anlamaya başlamıştım; çok belirsiz bir biçimde, çünkü kaybolmuştum. Ve şöyle dedi, “Afrika’da nerelisin?”; ben de “Bilmiyorum” dedim ve bana kızmıştı. “Yani bunu öğrenmek için yeterince önemsemediğini söylemek istiyorsun?” dedi ve gitti.

Şimdi, ona Afrika’nın neresinden geldiğimi öğrenmemin hiçbir yolu olmadığını ona nasıl açıklayabilirim? Bu bir tür halat çekme oyunudur. Siyahi Amerikalı, utanç verici bir biçimde kullanılan birisi olduğu için diğer siyahi insanlar tarafından hor görülür. Aynı zamanda onu kıskanırlar, fakat aynı zamanda değersiz bir ucuzlukla karşılaşmışlar gibi, onu hor görmeyi isterler.

Baldwin kimliğin bizimle birlikte doğan bir şey olmadığını öne sürüyor – aksine, onun edindiğimiz bir şey olduğunu ve dünyaya açıklamamız gereken bir şey olduğunu söylüyor:

Dünyaya, size nasıl davranacağınızı söylemelisiniz. Size nasıl davranılacağını dünya size söylerse, başınız belada demektir.

11 – John Steinbeck: Yaratıcı Sihri Harekete Geçirmek için Disiplini Kullanın

Çoğu ünlü yazar günlük tutmanın faydaları konusunu ele almıştır, fakat bunlardan hiçbirisi John Steinbeck’in (27 Şubat, 1902 – 20 Aralık, 1968) yaptığı gibi, günlüğü, yaratıcı süreç içerisinde daha etkileyici bir uygulamaya sokmamıştır. 1938 yılının baharında, hayatının en yoğun yazma tecrübesini yaşadı. Ve bunun meyvesi de 1939 yılında Gazap Üzümleri adlı eseriyle ortaya çıktı, ayrıca bu kitap ona 1940 yılında Pulitzer ödülünü kazandırdı ve yirmi yıl sonra aldığı Nobel Ödülü için de bir köşe taşıydı. Fakat bu durumun özel hayatındaki getirileri de çok önemli ve öğreticiydi. Romanın yanı sıra, Steinbeck bir günlük de tutmaya başlamıştı ve günlüğü de Çalışma Günleri: Gazap Üzümlerinin Günlükleri adıyla yayınlandı. Bu eser onun şiddetli kuşkuları ile boğuştuğu (Virginia Woolf’un tanımladığı gibi) bir süreç olan yaratıcı yolculuğunu gözler önüne seriyor ve kısıtlamalara rağmen yeteneğini kullanmakta kararlı olan, hem zevk hem de kazanç eşliğinde devam eden adamı bizlere anlatıyor.

Onun için hem kurtarıcı hem de üstün bir uygulama olan günlüğü, bir dâhi için gerekli olan şeyin günlük olarak meydana çıkmak olduğu gerçeğini destekleyen bir kitap olarak duruş sergiliyor. Herhangi bir yaratıcılık alanına da bağlanılabilecek olan bir yazısında Steinbeck bunu muhteşem bir şekilde ele alıyor:

Yazma konusunda alışkanlık, irade ve ilhamdan daha güçlü bir etkenmiş gibi gözüküyor. Bu yüzden, belirli bir sayıda kelimenin alışkanlık biçimi oluşana dek ortada biraz sertlik olmalıdır. En azından benim için, “yapmak istersem yapacağım” demek gibi bir olasılık yoktur. Bir insan hiçbir zaman günden güne daha uyanık hissetmez. Aslında, en ufak bir bahaneyle bile bir insan tüm gün çalışmayabilir. Geri kalanı mantıksızlıktır. Bu şekilde çalışabilen insan vardır belki de, fakat ben bunu yapamam. Güzel olsalar da olmasalar da ben kelimelerimi her gün yazmalıyım.

Bu durumda günlük, kişisel bir disiplin aracı haline (haftanın her günü günlüğüne yazı yazmıştı ve ilk sayfalarından birisine de “çalışmak tek güzel olan şeydir” diye yazmıştı); hız denetimi mekanizması haline (kitabı bitirmek için kendisine yedi ay vermişti, bunun yalnızca 100 gün süreceğini ummuştu ve beş aydan kısa sürede, günlük dâhil olmamak üzere günde ortalama 2,000 kelime yazarak onu bitirdi) ve daimi şüphenin karşısında yapılması gereken pozitif kişisel konuşma için bir ses tahtası haline (bir yazısına “ben çok üşengecim ve önümdeki şey çok zor” diye yazmıştı; fakat bir diğerine “isteğim çok az. Bunu yeniden inşa etmeliyim. Bunu yapabilirim.” Diye yazmıştı) geliyor. En önemlisi; hayatın sorumluluklarının ve avuntularının tekrarlarına rağmen onun ilerlemesini sağlayan bir mesuliyet aracı haline gelmişti. “Problemler birikiyor; o yüzden bu kitap da sırtında bir kabuk ve yapışkanlık olan bataklık salyangozu gibi ilerliyor” diye yazmıştı ve önemli olan, bu problemlere, kabuğa rağmen onun ilerliyor olmasıydı. Kitabın ilk yarısını tamamlamadan kısa süre önce yazdığı bir yazısında bunu yakalıyor:

Her kitap, bütün bir yaşamın mücadelesini görür. Daha sonra, tamamlandığında – puf. Hiç olmamıştır. En iyisi kelimeleri her gün yazmaktır. Buna başlamanın da şimdi tam zamanı.

Birkaç gün sonra, tekrar şüphe içerisine giriyor:

Çoğu zayıflığım tekrar baş göstermeye başladı. Bunları sistemimden dışarıya atmalıyım. Ben bir yazar değilim. Kendimi ve diğer insanları kandırıyorum. Keşke olsaydım. Bu başarı beni kesin olarak mahvedecek. Muhtemelen uzun sürmeyecek ve bunda herhangi bir sorun yok. Şimdi çalışmayı deneyeceğim. Her gün yalnızca bir tutam işe yarıyor. Hep unutuyorum.

Dolayısıyla, günden güne devam ediyor. Satırı bitirmeye yaklaştığı zaman, kademeli bir şekilde ulaşılan mükemmellikten emin bir hale geliyor:

Eğer bir günün işini, bir önceki günün işinin önüne koyarsam bu kitabı tamamlayacağım. Bu şekilde olabiliyor. Ve gerçekleşebilmesinin tek yolu bu.

Fakat sona yaklaştıkça, şüphesi, bitirme konuşması kadar sarsılamaz bir biçimde orada duruyor:

Yalnızca güzel olduğunu umuyorum. Bazen çok derin şüphelere sahip oluyorum. Bunun acelecilik olarak görünmesini istemiyorum. Geri kalanı kadar yavaş ve ölçülü olmalı. Fakat bir şeyden eminim – umduğum kadar muhteşem bir kitap olmayacak. Yalnızca sıradan bir kitap. Berbat olan şey ise, yapabildiğim en iyisinin bu olması. Şimdi üzerinde çalışacağım.

Elbette kitap sıradanlıktan çok uzakta. Edebiyatta iki yüksek ödül kazanmasının yanı sıra, Gazap Üzümleri yayınlandıktan sonra bir yıl boyunca en çok satanlar listesinde kaldı ve yalnızca ilk yılında 430,000 kopya sattı; ayrıca en çok okunan ve övgü alan kitap olmaya da devam ediyor.

12 – Martha Nussbaum: Duyguların Akıllılığını Önemseyin

Bilim adamları duygularımızın, hastalıklara karşı duyarlılığımızı nasıl etkilediğine ışık tutuyorken; duygusal yaşamlarımızın özel ve önemli bir bedensel ve bilişsel akıllılık ile donanımlı olduğu gittikçe belirgin bir hale geliyordu. Bu akıllılığın doğası ve onun gücünü nasıl dizginleyeceğimiz konusunu Martha Nussbaum (6 Mayıs, 1947), 2001 yılına ait Upheavals of Thought: The Intelligence of Emotions (Düşüncelerin Yükselişi: Duyguların Akıllılığı) adlı eserinde ele alıyor. Proust’un “jeolojik düşünce yükselişleri” olarak tanımladığı duygu kavramından yola çıkarak adlandırılmış olan bu kitap; duygularımızın, bilişsel yanımızdan bağımsız olarak hayvani duygular ya da ilkel dürtüler olduğuna inanılan eski düşünce biçimine karşıt bir düşünce sunuyor. Nussbaum bunun yerine duygularımızın, ahlak felsefemizde merkezi bir rol oynadığına ve herhangi bir sağlam etik teorisinin, duyguların sağlam bir biçimde anlaşılmasını gerektirdiğini öne sürüyor.

Nussbaum şöyle yazıyor:

Duyguları, değer algısına verilen akıllıca tepkiler olarak görmeye karar vermek konusunda birçok şey tehlikeye girer. Eğer duygular akıllılık ve sezgi ile dolu olsaydı ve içerisinde bir değer ya da önem farkındalığı taşısalardı; örneğin, etik yargı konusunda kolaylıkla kenara çekilemezlerdi – tıpkı felsefe tarihinde genellikle yapıldığı gibi. Ahlakı, bağımsız zihinler tarafından kavranması gereken ilkeler sistemi olarak görmek ve duyguları da ilkelere bağlı olarak davranma seçimimizi destekleyen ya da değiştiren bir motivasyon olarak görmek yerine; duyguları etik mantığın bir parçası ve parseli olarak görmeliyiz. Duyguların, etik seçimler konusunda doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü olabilecek yardımlar içerdiğini kabul ettiğimiz zaman, onları makul bir biçimde yok sayamayız. Yasın ve sevginin, nefretin ve korkunun karmaşık unsurları ve bu düzensiz tecrübelerin düşüncelerimizde, iyi ve adil kavramları ile ilgili oynadıkları rollerle boğuşmak zorundayız.

[…]

Duygular yalnızca mantıklı bir yaratığın psikolojik mekanizmasını harekete geçiren bir unsur değildir; bu yaratığın kendi mantığının yüksek derece karmaşık ve dağınık kısımlarıdır.

Kitabın isminin ardındaki mantığı şöyle açıklıyor:

Duygular, “jeolojik düşünce yükselişleri” olarak anlaşılmalıdır: insanların, kontrollerinde olmayan şeyler konusunda yükselişleri için, kendi önemlerini anlamalarını sağlayan – ve böylelikle de dünya ve olaylardan önce kendi gerekliliklerini anlamalarını sağlayan – yargılar olarak.

13 – Grace Paley: Yaşlanma Sanatına Hâkim Olun

Belki de yaşlanmanın en büyük karışıklığı, kendimizi nasıl hissettiğimiz ile kültürümüzün bize olmamızı söylediği – bize aynadan bakmakta olan – o kişi arasındaki eksikliği sükûnet ile nasıl dolduracağımızı bilmememizdir. Grace Paley’in (11 Aralık, 1922 – 22 Ağustos, 2007), Here and Somewhere Else: Stories and Poems by Grace Paley and Robert Nichols (Burada ve Başka Bir Yerde: Grace Paley ve Robert Nichols tarafından Hikâyeler ve Şiirler) adlı eserde yer alan “Babam Bana Yaşlılığın Gerçekliklerini Anlatıyor” adlı kısa yazısında incelediği şey de bu sükûnetin gelişimi ile ilgili.

Paley şöyle yazıyor:

Babam bana yaşlanmayı öğretme kararı almıştı. Ben de tamam dedim. Çocuklarım bunun çok da iyi bir fikir olmadığını düşünmüştü. Eğer nasıl yaşlanılacağını bilirsem kolaylıkla yaşlanacağımı düşünmüşlerdi. Hayır dedim, bu yıllar sonrası için. Ayrıca, bunu eğer doğru bir şekilde anlayabilirsem bu sizin için de faydalı olacaktır dedim.

Gerçekten mi? Dediler.

Babam bir an önce başlamak istiyordu.

[…]

Lütfen otur, dedi. Sabırlı ol. Asıl mesele şu – sabah uyandığın zaman kalbini iki elinin arasına almalısın. Bunu her sabah yapmalısın.

Bu bir metafor, değil mi?

Metafor? Hayır, hayır, bunu yapabilirsin. Sabahları eklemlerin için birkaç egzersiz yap, çok değil. Daha sonra elini bir bardakmış gibi yaparak, kalbinin altında tut. Göğsünün altında. Zarifçe konuşuyordu.

Bu belki de bir erkek için daha kolaydır. Sonra yumuşak bir şekilde konuş, bağırma. Kaburgalarının altını birazcık bastır. Uyandığın zaman bu masajı yapmalısın. Hafifçe vur, utanma. Muhtemelen kimse seni izlemiyor olacaktır. Daha sonra kalbinle konuşmalısın.

Ne? Konuşmak mı?

Herhangi bir şey söyle, fakat saygılı ol. Belki de Kalp, küçük kalp, yavaşça at fakat işini, yani kanı, hiçbir zaman unutma diyebilirsin. Aynı zamanda Hatırla, hatırla diye de fısıldayabilirsin.

14 – Friedrich Nietzsche: Kendi Yolunuzdan Yürüyün

Elizabeth Gilbert, yaratıcı sihir konusunu ele alırken “içinizde saklı olan hazineleri ortaya çıkarma cesaretiniz var mı?” diye sormuştu. Bu, yaşamın değişmeyen sorularından birisi ve insan yaratıcılığının tarihi – sanatımız, şiirimiz ve tüm felsefemiz – de bu soruyu cevaplama girişimlerinin bir tarihini oluşturuyor.

Dolu bir yaşam için zorlukları benimsemenin önemli olduğunu düşünen Friedrich Nietzsche (15 Ekim, 1844 – 25 Ağustos, 1900), kişisel keşif yolculuğunun, en büyük ve en verimli varoluşsal zorluklardan birisi olduğunu var sayıyordu. 1873 yılında, otuzuncu doğum gününe yaklaşırken, Vakitsiz Meditasyonlar eserinin bir kısmı olan Bir Eğitmen Olarak Schopenhauer adlı makalesinde kendimizi bulmamız ve kabiliyetlerimizi açığa çıkarmamız konusuna değinmişti.

Daniel Pellerin tarafından tercüme edilmiş olarak Nietzsche şöyle yazıyor:

Büyük halk kitlelerinin bir parçası olmak istemeyen herhangi bir insanın yapması gereken tek şey, kendi işlerini kolaylaştırmaktan vazgeçmesidir. Ona “Kendin ol! Yaptığın, düşündüğün, arzuladığın her şey, bunlar sen değilsin” diye bağıran vicdanını takip etmelidir.

Her genç ruh bu çağrıyı gündüz ve gece duymaktadır ve kendi gerçek özgürlüklerini düşünenler için ebediyetin hazırlamış olduğu mutluluk derecesinin önsezisiyle heyecandan titremektedir. Düşünce ve korku zincirleriyle zincirlenmiş olarak kaldığı sürece, bu mutluluğa erişen bir ruha yardım etmenin bir yolu yoktur. Bu türden bir özgürlük ile yaşam ne kadar da umutsuz ve anlamsız olurdu! Doğada, kendi dâhiliğinden sakınan ve sonrasında sağa, sonra sola, sonra geriye ve sonra herhangi bir yöne eğilim gösteren insandan başka korkulu ve üzüntülü bir yaratık daha yoktur.

Picasso’nun “ne çizeceğinizi bilmek istiyorsanız, çizmeye başlamalısınız” ifadesinin bir yankısını oluşturarak Nietzsche bu varoluşsal belirsizliğin tek gerçek panzehrinden bahsediyor:

Yaşam nehrinin üzerinden geçmeniz için, yalnızca sizin geçmeniz için, gereken köprüyü kimse inşa edemez. Sizi karşıya taşıyabilecek olan çok sayıda iz, köprü ve tanrısal kahramanlar olabilir; fakat yalnızca kendinizden vaz geçmeniz pahasına yaparlar. Dünya üzerinde yalnızca sizin yürüyebileceğiniz tek bir yol vardır. Nereye mi gidiyor? Sormayın, yürüyün!

15 – Martha Graham: Kutsal Tatminsizliğinizi Benimseyin

Zadie Smith, yazmanın on kuralı adlı yazısında “kendinizi, tatminsizlikten doğan, ömür boyu süren üzgünlüğe emanet edin” demişti. Fakat bir insan Julia Cameron’ın güçlü ifadesi olan yaratıcı akışın “ruhsal cereyanının” kilidini açmaya devam ederken bu tatminsizlik ile nasıl arkadaş olabilir? Efsanevi koreograf Martha Graham (11 Mayıs, 1894 – 1 Nisan, 1991), 1991 yılına ait biyografisi olan, dansçı ve koreograf Agnes de Mille tarafından hazırlanan Martha: Martha Graham’ın Yaşamı ve Çalışmaları adlı eserde bulunan bir konuşmasında bu soruya bir yanıt öneriyor.

1943 yılında De Mille Oklahoma! müzikalinde koreograf olarak işe alınmıştı ve bu müzikal tek gecelik bir his haline dönüşmüştü ve ayrıca 2,212 performansa sahip olmuştu. Kalbini ve ruhunu içerisine koymuş olduğu bu çalışmanın halk ve eleştirmenler tarafından yok sayıldığını hisseden De Mille, kendisinin “yeterli derecede güzel” olarak var saydığı şeyin “gösterişli bir başarı” olarak takdir edildiği hissine kapılarak keyfinin kaçtığını hissetmişti. Galadan kısa süre sonra Graham ile “bir soda içmek için Schrafft’ın restoranında” buluştu ve içini kemiren bu duygudan bahsettiler, daha sonra De Mille’in ona söylenmiş olan en güzel şey olarak var saydığı şeyi duydu. Bunu şöyle anlatıyor:

Mükemmel olmak için içimde yanıp tutuşan bir istek olduğunu fakat böyle olabileceğime inancımın olmadığını itiraf ettim.

Martha bana sessizce şöyle dedi: “Sana eylem olarak tercüme edilen bir canlılık, bir yaşam gücü, bir çabukluk vardır ve sen tek olduğun için de, bu ifade sıra dışıdır. Eğer bunu engellersen, başka hiçbir araç aracılığıyla sana geri gelmez ve kaybolur. Dünya buna sahip olamaz. Onun ne kadar güzel ya da değerli olduğuna ya da diğerlerine kıyasla nasıl olduğuna karar vermek senin işin değildir. Senin işin, kendi işini temiz ve dolaysız bir biçimde devam ettirmek, kanalı açık tutmaktır. Kendine ya da işine inanmak zorunda bile değilsin. Seni motive eden dürtülere kendini açık ve onların farkında olarak tutmalısın. Kanalı açık tut. Sana gelince, Agnes, sen yeteneğinin üçte birini çoktan kullandın.

“Fakat” dedim, “yaptığım işe baktığım zaman diğer insanların ona verdikleri değeri önemsiyorum. Onun yalnızca kabiliyetsizliğini, cansız akışını ve hamlığını görüyorum. Hoşnut ya da tatmin olmuyorum.”

“Hiçbir sanatçı hoşnut olmaz.”

“Fakat o zaman tatmin de olunamaz?”

Tutkuyla, “Hiçbir zaman tatmin olunamaz” dedi. “Yalnızca acayip, kutsal bir tatmin vardır, bu bizim yolumuza devam etmemizi ve diğerlerinden daha canlı olmamızı sağlayan kutsal bir huzursuzluktur.

16 – Kurt Vonnegut: Yeterliliği Benimseyin

2005 yılında – bir disiplin adamı, bir hikâye ustası ve dahi bir baba olan – Kurt Vonnegut (11 Kasım, 1922 – 11 Nisan, 2007), birkaç yıl önce ölen arkadaşı Joseph Heller için kısa ve güçlü bir şekilde güzel olan anı yazısı yazdı. Orijinal olarak New Yorker‘da yayınlanan yazı daha sonra John C. Bogle’in Enough: True Measures of Money, Business and Life (Yeterlilik: Paranın, İşin ve Yaşamın Gerçek Ölçütleri) adlı kitabında yayınlandı.

JOE HELLER

Gerçek hikâye, şeref sözü:
Önemli ve komik bir yazar olan Joseph Heller
Artık öldü,
Ve ben bir milyarderin düzenlediği partide
Shelter Island’daydım.

Dedim ki, “Joe, ev sahibimizin yalnızca dün,
Senin ‘Catch-22’ adlı romanının
Tüm tarihi boyunca sana kazandırdığı paradan
Daha çok para kazandığını bilmek
Nasıl hissettiriyor?”
Ve Joe dedi ki, “Bende onun asla sahip olamayacağı bir şey var.”
Ve dedim ki, “Bu ne olabilir, Joe?”
Ve Joe dedi ki, “Yeterince kazanmış olduğum bilgilerim.”
Bu iyiydi! Huzur içinde yat!


Brain Pickigns by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)