“Mesele başarılı olmak ya da olmamak değil – böyle bir şey yok” diye yazıyordu Georgia O’Keeffe, Sherwood Anderson‘a yazdığı fevkalade mektubunda ve ekliyordu: “En önemli olan şey bilinmeyenini bilinir kılabilmektir.” Yıllar boyunca dönüp dolaşıp yine, sanatçı olmaya dair yapılmış bu en mükemmel ve etkileyici tanımlamaya geliyordum – E.E Cummings de bu düşünceyi “sanatçı kendisini tanımak için bildiklerini unutan diğer bir insandan daha farklı değildir” cümlesinde yansıtıyordu. Çello çalan bir arkadaşımla geçenlerde yürürken, bunu düşündüm. Bir sanatçıyı diğerlerinden ayrı kılan şey nedir?

Vivian Gornick 1987 tarihli muhteşem anı kitabı ‘Fierce’ bu soruya yanıt verir nitelikte.

‘Red and yellow sunflowers’ (1920) by German-Danish painter and printmaker Emil Nolde (Courtesy of Nolde Foundation)

Gornick Whitney Müzesi’nde fırça darbeleriyle yaşadığı ilk yaratıcı tecrübeyi yazıyor:

Kapıdan içeri giriyorum, bana en yakın olan duvardan dönüp iki büyük Nolde sulu boya resmiyle, meşhur çiçeklerle yüzyüze geliyorum. Nolde’nin çiçeklerine daha önce pek çok kez bakmıştım, ancak bu kez sanki onları ilk kez görmüşüm gibi hissediyorum. Resmin anahtarlarını sıcak, capcanlı dağılımını bilerek yaptığını fark ediyorum. Nolde’nin niyetindeki yanıcı kaliteyi görebiliyorum, çiçeklerin emdiği ciddi sabrını, sanatçının çalışması üzerindeki apaçık ve inatçı konsantrasyonunu. Görebiliyorum. Ve öyle sanıyorum ki bir esere gücünü veren şey sahip olunan konsantrasyonun ta kendisi. İçimdeki evren genişliyor. Düşüncelerin aydınlığa kavuştuğu, dilin geliştiği ve akıllı cevapların verildiği o ışıktan ve havadan olan dikdörtgen; yalnızlık, telaş, kendine acıma duyguların çevrelediği o meşhur boşluk… ben Nolde’nin çiçeklerine baktıkça büyüyor.

Havadan ve ışıktan olan dikdörtgen Gornick’in yaratıcı akıntının en elektrik yüklü zamanlarında sadık bir dost haline geliyor. Dikdörtgenin kendi sanatında belli bir şekil aldığı zaman dilimini “yeni bir başlangıç” olarak nitelendiriyor.

Bu dikdörtgen boşluk ilk kez, evliliğimin ikinci yılında kendini göstermeye başladı. Bir tez üzerinde çalışıyordum ve bir anda şekiller gözümün önünde belirdi. Cümleler içimden çıkmak için mücadele veriyor, biri diğerine eklenmeye çalışıyordu. O anda bir şeklin kontrolümü ele geçirdiğini fark ettim: Şekli ve çizgilerini netlikle görebildim. Cümleler o şeklin içini doldurmaya çabalıyordu. Şekil düşüncemin bütünlüğüydü. O anda bütün varlığımı açabildiğimi hissettim. İçim bir dikdörtgene, taptaze bir havaya ve düzenli bir evrene dönüştü, alnımdan başlayıp kasıklarımda biten. Dikdörtgenin tam ortasında duran bana ait görüntü, sabırla kendini açıklığa kavuşturmak için bekliyordu. Hiçbir şeyin eş değer olmadığı bir neşe hissettim. “Seni seviyorum” cümlesi bile yetersizdi bu duygunun yanında. O neşenin içinde güvendeydim, erotiktim, heyecanlı ve huzurluydum, etkilerden ya da tehditlerden çok uzaktaydım. Yaşamak, olmak, harekete geçmem için anlamam gereken her şeyi bir anda anladım.

Bugün ise bizler, çok daha farklı, parlak dikdörtgenler tarafından büyülenmiş durumdayız.İnsan merak ediyor, gecemizi gündüzümüzü bakarak geçirdiğimiz, hayat tecrübelerimizin çoğunu tüketen bu parlak ekranlar nasıl oluyor da içimizde bütünlüğün şekil aldığı o içsel dikdörtgenin ışıklarını karartabiliyor?

Ancak Gornick bize, bu çoşku dolu dikdörtgenin çevresindeki – sanatçının kendinden şüphe etmesine neden olan – olumsuz evren ile birlikte var olduğunu hatırlatıyor.

Masaya oturdum ve konsantre oldum. Sözcüklere bakıp gözlerimi yormadım ya da bunaltıdan ya da hastalıktan sandalyede sarsılır bir hale gelmedim. Bunun yerine her sabah berrak bir zihinle oturup saatlerce çalıştım. Dikdörtgen açıldıkça açıldı ve öyle kaldı: tam ortasında bir fikir belirdi. Bu fikrin çevresinde bir heyecan şekil aldı ve beni ele geçirdi. Fikir tam anlamıyla açıklığa kavuşmadan, onunla ilgili düşler ve vizyonlar üretmeye başladım. Bu düşlerden görüntüler türedi ve bu görüntülerden kendilerini tekrar ettikçe beni aşırı etkileyen bir dil ve düşünce bütünlüğü. Hafta sonuna doğru elimde kocaman bir el yazması vardı. Cuma günü öğleden sonra yazdığım her şeyi bir kenara koydum. Pazartesi sabahı çalışmaya tekrar bir göz attım, yazdıklarımın güzel ancak fikrin eksik planlandığını düşündüm. İşe yaramamıştı. Bu ilham ve yaratıcılık dolu dönem sona ermişti. İçimdeki kasvet ve buhar tekrar ortaya çıktı, dikdörtgen buruştu ve ben de berraklığın kısa anlarına katlanmaya geri döndüm, her zaman olduğu gibi. Yine de, vizyonumun büyüsü altındayken harcadığım saatleri hatırlamak oldukça ilginçti. Düşün yönlendirdiği aralıksız çalışma beni güçlü hissettirmişti.


Çeviri: Hande Karataş (tabutmag)

Kaydet