Hiçbir zaman mutlu olmayabilirim ama bu gece halimden memnunum. Boş bir ev, güneşin altında çilek fideleri dikerek geçirilen bir günün sıcak ve puslu yorgunluğu, bir bardak soğuk, şekerli süt ve kremaya yatırılmış bir tabak dolusu böğürtlen gibisi yok. İnsanların kitapsız, okulsuz nasıl yaşayabildiklerini şimdi anlıyorum. Uzun bir günün sonunda insan böyle yorulduğunda uyumalıdır; çünkü ertesi sabah şafak vaktiyle dikilecek daha çok çilek fidesi vardır; yaşamaya işte böyle devam eder, toprağa yakın. Böyle zamanlarda daha fazlasını istediğim için tam bir ahmak olduğumu düşünürüm…

Ilo1 bugün çilek tarlasında, “Rönesans ressamlarını sever misin? Raphael’i ya da Michelangelo’yu mesela?” diye sordu. “Bir ara Michelangelo’nun bazı tablolarını kopyalamıştım. Peki ya Picasso hakkında ne düşünüyorsun? O da bacak diye bir daire ve küçük bir tahta çizen şu ressamlardan.” Çilek sıralarının arasında yan yana çatışıyorduk, uzun bir süre tek kelime bile etmiyor, sonra ansızın o ağır Alman aksanıyla sohbete girişiyordu. Güneşte yanan yüzü gülümsemekten kırış kırış olmuş halde, doğruldu. Bodur, kaslı vücudu da bronzlaşmıştı, san saçlarınıysa başına sardığı beyaz bir mendilin altında toplamıştı, “Frank Sinatra’yı sever misin? Amma duygusal, amma romantik, tam da ay ışığı dolu geceler, Ja²?

Boş bir odanın zeminine ansızın vuran mavimsi bir ışık. Ve ben bu ışığın sokak lambasına değil, aya ait olduğunu biliyordum. Böylesi bir gecede bakir, temiz, sapasağlam ve genç olmaktan daha müthiş ne olabilir ki? (Tecavüze Uğramak)3

Bu gece berbattı. Her şeyin birleşimiydi. Goodbye, My Fancy!4 oyununun; kadın kahramanı gibi trençkotlu bir muhabir olmayı çocukça arzulamanın; bana hayranlık duyan, beni en az kendimi anladığım kadar anlayan bir adam tarafından sevilme isteğinin birleşimi. Ve bir de nazik davranmak için kendini zorlayan, tek istediğinin işi pişirmek olduğunu söylediğimde kalbi kırılan Jack. Para bolluğunun her yerde göze çarptığı şehir kulübündeki akşam yemeği de vardı. Ve sonra şu şarkı… tam dans etmelik. Louie Armstrong pişmanlıkla buğulanmış bir sesle, “l’ve flown around the world in a plane, settled revolutions in Spain, the North pole I Have charted… still I can’t get started with you”5 sözlerini söylemeye başlayana kadar o şarkı olduğunu anlamamıştım. Jack, “Daha önce duymuş muydun?” diye sordu. Bense gülümsedim, “Ah, tabii.” Bob’du6. Benim için her şeyi rayına oturtan çılgın bir şarkı ve uzun sohbetlerimizdi, beni dinlemesi ve anlamasıydı. Ve onu sevdiğimi biliyordum.

Bugün ağustosun ilk günü. Hava sıcak, buğulu ve nemli. Yağmur yağıyor. Bir şiir yazasım var. Ama ret mektuplarından birinde ne yazdığını anımsıyorum: Sağanak yağmurun ardından, Yağmur isimli şiirler yağar ülkenin dört bir yanından.

Benim için, şimdi sonsuzdur, sonsuzsa durmadan değişir, akar, erir. Hayatsa şu andır. Geçip gittiğinde artık ölmüştür. Ama her yeni anda sil baştan başlayamazsın. Ölmüş olana göre yargılamak zorundasın. Tıpkı bir bataklık gibi… daha en başından umutsuz. Bir öykü, bir resim biraz merak uyandırabilir ama yeterince değil, yeterince değil. Şu andan başka hiçbir şey gerçek değil ama ben yüzyılların ağırlığı altında boğulduğumu hissediyorum. Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi, bir zamanlar, yüzyıl önce bir kız yaşıyordu. Şimdiyse ölü. Ben şimdiyim ama biliyorum, ben de göçüp gideceğim. Zirvedeki o an, ani bir parıltı gelir ve seni alıp götürür, sonrası süregelen bataklık. Ama ben ölmek istemiyorum.

Bazı şeyleri yazmak çok güç. Başına bir iş geldikten sonra, bunu yazmak için oturuyorsun veya olayı dramatize ediyorsun ya da rolün hakkını veremiyorsun, yanlış kısımlarını abartıp, Önemli olanları göz ardı ediyorsun. Her koşulda, asla istediğin şekilde yazamıyorsun. Bu öğlen başıma gelenleri bir şekilde kâğıda dökmek zorundayım. Anneme anlatamam; en azından, bunu henüz yapamam. Eve geldiğimde benim odamdaydı, giysileri toparlıyordu ve bir şeyler olduğunun farkına bile varmadı. Azarlayıp dır dır dır konuştu da konuştu. Yani onu susturup da bir şey anlatamadım. Nasıl görünürse görünsün, bunu yazmak zorundayım.

Çiftlikte bütün öğleden sonra yağmur yağdı. Desenli, ipek bir eşarbın altına soktuğum saçlarım ıslanmış, kazağımın üstünde kırmızı kayak ceketim olsa da üşümüştüm. Bütün öğlen fasulyelerle uğraşmış, üç kile fasulye ayıklamıştım. Saat beş olduğundan, artık insanlar çıkıp gidiyorlardı ve ben de eve bırakılmak için arabaların yanında bekliyordum. Kathy daha yeni gelmişti, bisikletine atlarken, “İşte Ilo geliyor,” diye seslendi.

Şöyle bir baktım, sahiden de oradaydı, kafasına bağladığı her zamanki beyaz mendili ve eskimiş haki gömleğiyle bize doğru geliyordu. Çilek tarlasında birlikte çalıştığımız o günden beri onunla muhabbetimiz iyiydi. Bana çiftliğin -tüm detayları ve gerçekliğiyle- dolmakalemle çizilmiş bir eskizini vermişti. Şimdiyse çocuklardan birinin karakalem resmini çizmeye çalışıyordu.

(…)

Temmuz 1950
Sylvia Plath – Günlükler



1- Ilo Pill, Estonyalı bir mülteci. Sylvia Plath ile 1950 – 1953 yılları arasında flört etmiş ve mektuplaşmıştır.

2- Almanca “değil mi?”

3- Bu kısım daha sonra Plath’in el yazısıyla farklı bir mürekkeple yazılmıştır. Kendisiyle dalga geçiyor.

4- Goodbye, My Fancy, ilk olarak Fay Kanin tarafından 1948 yılında sahneye konulan tiyatro oyunu.

5- Sözlerini Ira Gershwin’in yazdığı, Vernon Duke’ün bestelediği popüler bir şarkı olan “I Can’t Get Started”ın bir kısmı. Türkçesi de şöyle: “Bir uçakla dünyanın çevresini dolaştım, İspanya’da devrim yaptım, Kuzey Kutbu’nun haritasını çıkardım, yine sana yaranamadım.”

6- Robert George Riedeman. 1949 – 1950 yılları arasında Plath ile flört etmiştir.

<p>Kenardaki değil, öbürü</p>

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şey yazabilmek için içeride olman gerek.