Dâhice bir eser yazmak neredeyse her zaman feci zorluk içeren bir beceridir. Onun, tamamen ve bütün olarak yazarın zihninden çıkması olasılığına her şey karşıdır.

Ursula K. Le Guin‘in “erkek olmak” konusu üzerine yazmış olduğu – yaratıcı kültürde cinsiyet sorunsalı üzerine yazılmış en iyi ve en keskin eser olan – muhteşem düşüncelerinden yarım asır önce; olağanüstü entelektüel keskinliğe ve zeki düz yazılara sahip olan başka bir kadın, bu problemi kendi zarif zihnindeki dalgalar aracılığıyla ele aldı.

1929 klasiği olan Kendine Ait Bir Oda isimli kitabının bir bölümünde Virginia Woolf (25 Ocak, 1882 – 28 Mart, 1941) düşündürücü bir fikir ortaya koyuyor: Shakespeare’in bir kız kardeşi olsa ne olurdu – yani, benzer bir yeteneğe ve aynı aile geçmişine sahip bir kız kardeş? Bu soru, sanat ve beşeri bilimler alanlarındaki kadınlar kadar, bilim alanındaki kadınları da ilgilendiriyor – çünkü Galileo’nun kız kardeşi Shakespeare’in kız kardeşinden çok da farkı olmazdı. Ayrıca beş yüz yıllık büyük bir sürece rağmen bu soru, modern toplumu canlandıran ve bugüne dek hayatlarımızı şekillendiren en temel güçlerin bazılarına da hitap ediyor.

On altıncı yüzyılda büyük bir yeteneğe sahip olarak doğan herhangi bir kadın muhtemelen çılgına dönüp kendisini vururdu ya da köyün dışarısında yalnız bir kulübede yarı cadı, yarı büyücü, korkulan ve alay edilen birisi olarak ölürdü. Yeteneğini şiir alanında kullanmaya çalışmış olan, yüksek kabiliyetli bir kızın diğer insanlar tarafından engelleneceğinden ve alıkoyulacağından; kendi karşıt içgüdüleri tarafından eziyet çekip parçalara ayrılacağından; sağlığını ve akıl sağlığını kesinlikle kaybetmiş olduğunun düşünüleceğinden emin olmak için çok az bir psikoloji bilgisi gereklidir. Hiçbir kız Londra’ya yürüyüp, bir sahnenin kapısının önünde durup, mantıksız fakat kaçınılmaz olabilecek bir keder – çünkü bekâret terimi bilinmeyen nedenlerle belirli toplumlar tarafından üretilmiş bir fetiş olabilir – yaşamadan ya da kendisine zarar vermeden, kendisini aktör yöneticilerinin önüne atamazdı. Bekâret teriminin o zamanlar, hatta şimdi bile, bir kadının hayatında dini bir önemi vardı ve etrafı öyle çok sinir ve içgüdüyle kaplıydı ki onu ikiye ayırmak ve gün ışığına çıkarmak nadir bulunan bir cesaret gerektiriyordu. On altıncı yüzyılda özgür bir yaşam sürdürmek, şair ve oyun yazarı bir kadın için, gerginlik, stres ve onu öldürme ihtimali olan bir ikilem anlamına geliyordu. Hayatta kaldığı zaman ise yazdığı her şey gergin ve hastalıklı bir hayal gücünden ortaya çıkan, çarpıtılmış ve bozulmuş olurdu.

Woolf; o döneme ait kadınların eserlerinin bulunmadığı bir kitap rafına bakıp, George Eliot ve George Sand’e dönüyor ve şunu iddia ediyor: Eğer nadir bulunan cesarete sahip bir kadın, bir şekilde o dönemin kadının kendini gerçekleştirmesi durumuna karşı ortaya koyduğu engellerini yıkabilseydi, muhtemelen isimsiz bir yazar olurdu ya da “kadının tanınmasının tiksindirici” olduğu bir kültürde, bir erkek takma adı kullanarak yazardı. (Birçok açıdan, bugün hala aynı kısıtlayıcı mitolojilere yaşıyoruz.)

New Yorker karikatüristi olan ve kısıtlayıcı cinsiyet ilkelerini eleştiren Whitney Darrow’a ait I’m Glad I’m a Boy!: I’m Glad I’m a Girl! (Erkek Olduğum İçin Mutluyum!: Kız Olduğum İçin Mutluyum!) isimli 1970 yılı parodi çocuk kitabından alınmış çizim. (Soldaki resim: “Erkekler bir şeyler icat eder.” Sağdaki resim: “Kızlar erkeklerin icat ettiklerini kullanır.”)

Woolf, bu sosyal yapıların yaratıcı ruh üzerine etkilerini ele alıyor:

Öyleyse bu, on altıncı yüzyılda bir şiir yeteneği ile doğmuş olan kadın mutsuz bir kadındı; kendi kendisiyle savaş yaşayan bir kadındı. Hayatının bütün şartları ve bütün kendi içgüdüleri, beynindeki şeyleri serbest bırakmak için gerekli olan ruhsal duruma düşmandı. Fakat yaratma eylemine en elverişli olan bu ruhsal durum nedir, diye sordum. Bir insan, bu garip eylemin ilerlemesini sağlayan ve mümkün kılan herhangi bir durumu elde edebilir mi?

[…]

İnsanın, bu itiraf ve öz-analiz içeren devasa modern edebiyattan kazandığı şey şudur; dâhice bir eser yazmak neredeyse her zaman feci zorluk içeren bir beceridir. Onun, tamamen ve bütün olarak yazarın zihninden çıkması olasılığına her şey karşıdır. Genel maddi koşullar da ona karşıdır. Köpekler havlayacak; insanlar söze karışacak; para kazanılması gerekilecek; sağlık bozulacaktır. Ayrıca, dünyanın meşhur umursamazlığı sayesinde, tüm bu zorluklar şiddetlenecek ve katlanılamaz hale gelecektir. Dünya insanlardan şiirler, romanlar, tarihler yazmalarını istemez; bunlara ihtiyacı yoktur. Flaubert’in doğru kelimeyi bulup bulamadığıyla veya Carlyle’nin dikkatli bir şekilde hangi gerçeği doğruladığıyla ilgilenmez. Doğal olarak, istemediği şeyin de karşılığını vermeyecektir. Bu durumda yazar; yani Keats, Flaubert, Carlyle, özellikle gençliklerinin en yaratıcı dönemlerinde, dikkat dağınıklığı ve cesaretsizliğin her biçiminin acısını çekerler. Bu analiz ve itiraf kitaplarından da bir lanet, ıstırap ağlayışı doğar. ‘Bedbaht ölümlerindeki güçlü şairler’ – onların ezgilerinin külfeti budur. Tüm bunlara rağmen herhangi bir şey gerçekleşirse eğer, o bir mucizedir ve ayrıca, muhtemelen hiçbir kitap algılandığı şekilde bütün ve sağlam olarak doğmamıştır. Fakat kadınlar açısından, bana göre, bu zorluklar boş raflara bakarak son derece korkunç bir hal alırlar. Her şeyden önce, kendisine ait bir odasının olması, sessiz ya da ses geçirmeyen bir odada yalnız bırakılması, eğer ailesi son derece zengin ya da soylu değilse, on dokuzuncu yüzyılın başlangıcına kadar bile söz konusu bile olamazdı.

[…]

Bu tür maddi zorluklar korkunçtu; fakat daha da korkunç olan şey maddi olmayanlardı. Keats ve Flaubert ve diğer dahi adamların katlanmasının zor olduğunu düşündükleri dünyanın umursamazlığı durumu, kadının durumunda umursamazlık değil düşmanlık halini almıştı. Dünya onlara söylediğini kadınlara söylemedi, Dilediğini yaz; benim için fark etmez demedi. Bir kahkaha eşliğinde; Yazmak? Senin yazman ne işe yarayacak? dedi. Bu noktada [psikologlar] bize, raflardaki boşluklara yeniden göz gezdirmemiz konusunda yardım edebilirler, diye düşündüm. Sanatçının zihni üzerine yapılan cesaretsizlik etkisinin kesinlikle ölçülmesi gerektiği bir zamandı; çünkü bir mandıra şirketinin sıradan bir sütün ve birinci kalite bir sütün etkilerini bir farenin bedeni üzerinde ölçtüğünü görmüştüm. İki fareyi yan yana kafeslere koydular; bir tanesi sinsi, ürkek ve küçüktü, diğeri ise parlak, cesur ve büyüktü. Peki, şimdi sanatçı kadınları hangi yiyecekle besliyoruz?

Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.