Onun Amerikasını Onsuz Keşfetmek Pekâlâ Mümkün Olacaktı
Artist, San’at ve Kitap Hakkında Telekkiler

Birçok edip münekkit1 ve şairlerimiz mütemadiyen sanatın kolay ve güç tarafından; müvazeneden2, şekilden, bir kitapta aranılması lâzım gelen şeylerden bahsediyorlar. Fakat hiçbir zaman temas ettikleri noktalara tam bir cevap veremiyorlar. Daima kafamızda bir sürü istifham3 işareti canlanıyor. Bütün bu makalelerin sonunda alacağımızı almış ve doymuş olarak çıkamıyoruz. Ve nihayet kestirmeden bir karar veriyorlar. Kültür lâzımdır. Farzedin ki bizde bu kültür mevcuttur. O zaman ediplerimizin ve münekkitlerimizin makaleleri bizi tatmin etmez. Nitekim hiçbir zaman kendilerini de tatmin etmiyor. San’atta kültür esas olduğuna göre ondan sonra yine sorulacak binlerce sual, binlerce mevzu ve bu mevzu ve sualleri bir traitè4 ediş vardır. Yine içimizden bir çokları karilerine5 herhangi bir vesileyle tavsiyelerde bulunuyorlar. Karilerine demeyelim de müstakbel san’atkârlara bu tavsiyelere riayet edilirse, nihayet ve en nihayet kendi seviyesine erişeceğimizi kapalı cümlelerle anlatmaya çalışıyorlar. Ben de şuracıkta söyleyeyim ki, hiçbir artist başka birisini örnek olarak almaz ve almamalıdır. Ondan aşağı veyahut yukarı fakat başka bir şey olmayı arzu etmelidir. Hattâ yürünen yollar aynı yol bile olsa birisini gaye olarak, değil gaye örnek olarak, bile almak san’atkârı mahvedebilir. San’atkâr hiçbir şeyle bağdaşamayan bir tek insandır. Şimdilik edebiyatçılarımızın cevap vermedikleri, yalnız ortaya sürdükleri meselelere temas eden bir Fransız muharririnin6 kitabından şunları almayı münasip görüyorum:

Sanatta müvazene: Kolaylık ve zorluk

Bir artistin kabiliyeti ne kadar çok ve ne kadar muhtelif olursa halkın dikkatini celbetmesi o nisbette zor olur. Çünkü bu muhtelif kabiliyetler birbirlerini tahdit7 ederler; ve yine birbirlerini karşılıklı tadil8 ederler. Elbette ki tadil edilmiş biribirinin içinde erimiş kabiliyetler, öteki mübalâğacı9 ve müfrit10 kabiliyetten daha az kendini gösterir. Kendini şurada fevkalâde zengin gösteren sahife başka bir taraftan el atılınca çok fakirdir. Böylece söyleyecek sözümüz az olduğu zaman onu bağıra çağıra anlatmak hiç de güç bir şey değildir. İfrat11 daima bir kıtlığı işaret eder. Asıl varlık, asıl bolluk bir nevi müvazeneyi de beraberinde sürükleyen eserdedir.

Edebiyatta Form:

Chopin nasıl kendini idareyi sadalara12 bırakıyorsa, edebiyatçı da kendini kelimelere bırakmalıdır. Lisanın kısırlığından şikâyet eden san’atkâr, hakikî bir san’atkâr değildir. Asıl artist kısır olan şeyin heyecan olduğunu bilir ve onun sevketmesine kendini bırakmaz. Ve artist kendini kelimelere, satıra bırakır. Çünkü heyecan satırı kötüler, çarpıklaştırır. Fakat hiçbir zaman satır, heyecanın yanlışını çıkarmaz. Şahsî heyecanını tercih eden ve bu tercihe şekli feda eden her san’atkâr kendini kolaya ve alaya bırakır ve san’atın mahvına çalışır.

Edebiyatta tesir:

Kendilerinden hiç bahsedilmeyen tesirlerin en kuvvetlileri muhakkak ki gizli kalanlardır. Kadınların tesiri, halkın ve başlıca bizden küçük olanların tesiri gibi. Bunların birinden veya diğerinden kaçılabilir. Fakat her üçünden kaçabilmek nadir bir şeydir. İnsan şunun hürmetini ve riayetini kazanabilmek, ötekinin hoşuna gitmek için kendini tesirlere bırakabilir. Muvaffakiyet arayan san’atkâr, daima halk tarafından kendini tesir edilmeye bırakandır. Fakat bu san’atkâr, çok defa, hiçbir yenilik getirmeyendir. Çünkü halk yalnız o zamana kadar bildiği şeyleri alkışlar. Ve bu bildiğini o san’atkârda bulduğu ve tanıdığı için ellerini çırpar.

Bir kitabın kıymeti:

Bir kitabın kıymetini yapan, hiçbir zaman, o kitabın içinde söylenen sözler değildir. Bunların ehemmiyeti hiç yoktur. Fakat söylenmek istenip de söylenememiş şeyler, işte bunlar o kitabın kıymetini yaparlar ve o nevi kitapları sessiz, sadasız beslerler.

Roman ve yaratmak:

Bana öyle geliyor ki bugünün genç romancıları için roman yazmak ihtiyacı daima spontanè ihtiyarî, binefsihi13 bir şekilde husule14 gelmiyor. Burada talebi takip eden bir vaziyet, bir takdim vardır. Ve yine tesadüf edilmiş şahısları tabiattan çekip alarak resmetmek arzusu, zannediyorum, fazlaca tesadüf edilen bir hal olmuştur. Elbette ki bunun için de bir hususî göz ve kalem kabiliyeti şarttır. Fakat, yeni şahıslar yaratmak işi yine derunî15, girift hâdiselerle içeri kemirilenlere kendi hususî jestleri tükenmeyen ıstırap çekenlere has bir tabiî ihtiyaç halinde kalanlarda mümkün oluyor.

Edip ve Freud:

Ne can sıkıcı insan şu Freud! Onun Amerikasını onsuz keşfetmek pekâlâ mümkün olacaktı. Bana öyle geliyor ki Freud’e borçlu ve müteşekkir olduğum şey yalnız şudur:

Bazı mevzulara utanıp kızarmadan, itiraz edilip bağırışılmadan karileri alıştırabilmek. İşte Freud’ün bize getirdiği bilhassa cür’etkârlıktır. Yahut da öyle demeyelim de bazı yanlış ve azap verici hicabı ortadan silip süpürmesidir, diyelim. Fakat buna mukabil ne kadar boş ve manasız fikirler var bu miskin dahide.

Başka edebiyatları okurken sorulması lâzım gelen en mühim sual:

O, Çekofu (Tchekov) okuyordu:
-“Bu Ruslar bizden ne kadar uzak!” dedi.

Dünyada bu lâftan daha çok hiçbir şey beni kızdıramaz. Bütün milliyetçiler (ve hatta diğerleri) bir başka milleti anlamaktan o kadar âcizdirler ki… Diğer milletlerde bütün ayrılıklara rağmen, sempatize olacağımız insan kalan tarafı aramayız da, daima farkları görür ve onları ortaya süreriz.

Bir milletin diğerinden ayrılıkları her birinin taşıdıkları itiyatlarla daha çok kendini gösterir. Fakat her hususî edebiyatta birinin kapalı geçmeyi âdet ettiği yahut da tabî olarak takdim etmediği ciheti bir diğeri şahıslarının aşikâr bir meşheri16 olarak açıverir. Tıpkı elbiselerde olduğu gibi, nasıl böylece elbiselerle hicabın yer değiştirilişleri mümkün olursa, itiyat17 ve ihtiyaç eski Yunanlılarda çırılçıplak gözükmeyi, kendini (tabiî şekilde) gözükmeyi emrediyordu. Bugün bundan daha az tabiî bir şey bize gösterilemez. Achille göz yaşlarını göstermekten eza18 duymuyordu. Her edebiyatta insanın kendi kendisine soracağı ilk sual şu olmalıdır: İnsandan ne saklanıyor? İkincisi nispeten daha ehemmiyetsiz olmakla beraber şudur: İnsandan ne gösteriliyor?

Kurun, 23 Mayıs 1936, (Güzel Sanatlar, Kadın, Moda, Sinema) İlavesi, s. 7/10
Yazının dil ve imla özellikleri (nispeten) değiştirilmeden aktarılmıştır.
Kitap-Lık Dergisi, Sayı 27, Mayıs – Haziran 1997
Ayrıca bkz: http://evvel.org/ilgi/sait-faik

  1. Münekkit: ​Eleştirmen
  2. Muvazene: Denge
  3. İstifham: Soru
  4. Traite: Tedavi (Emin değilim)
  5. Kari: Okuyucu, okur
  6. Muharrir: Yazar
  7. Tahdit: Sınırlama, çevreleme, çevresini daraltma
  8. Tadil: Değişiklik
  9. Mübalağa: Abartı
  10. Müfrit: Aşırı
  11. İfrat: Herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma
  12. Sada: bkz. seda, ses
  13. Binefsihi: Bizzat kendisi, kendisi ile
  14. Husul: Olma, oluş, oluşma, meydana gelme
  15. Deruni: İçle ilgili, içten
  16. Meşheri: Teşhir yeri
  17. İtiyat: Alışkanlık
  18. Eza: Üzme, sıkıntı verme, üzgü

<p>Kenardaki değil, öbürü</p>

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.