Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Tüm yerküreyi sarmış bir kesmin barut kokusuyla nefeslenmek, nükleer bir çöpe dönmüş bu sarhoş topraklarda uyuklamaktan öte söyleyecek yeni bir sözümüz yok gibi… Cinsellikte, aile yapısında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzeylerinde bizi kuşatan bir çürüme hali yaşıyoruz. Kulağımızda çınlayan bomba sesleri, dumanı tüten bir toprak ve makinelerin kuşattığı koca bir evren.

Bir seçimle yüz yüzeyiz. Kaskatı kesilmiş uzuvlarımızı, anlamsız çizgilerle yüklü yüzümüzü duygusuzca geleceğe taşımak. Ya da kendi benliğimizin derinindeki gerçeği uyandırmak.. Bizi insan yapan özü biçimlendirmek. Yeniden yaratmak kendini ve insanlaşabilmenin parametrelerinde dolanmak. Yoksa kırılgan gözlerimiz içine kaçacak, yoksa yüreğimiz ölü doğacak yeni güne. Cesaret umudumuz olmalı, umut cesaretimizden öte… Çünkü cesaret, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Çünkü insan varlığında oluş (being) ve oluşuşu (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. Bir meşe palamudu değiliz ki hem ya da bir enik, kendimizi yazgının otomatik işleyişine bırakalım.. İnsan olmak külfetli şey, bir karar verme yetisiyle ve bu kararlara bağlanışla ilgili insan.. Değer ve onura günden güne verdiği kararla ulaşır insan.. Belki de çoğunca ‘Hayır’ diyebilmekle Albert Camus’nün dediği gibi… Kendi için öngörülene, dayatmacılığa ve halihazırda olana (status que) başkaldırmakla başlar.

Başkaldırı bir oluşma sanrısıdır. Ateşi çalan Prometheus’un edimidir. Yeni bir biçim, yeni bir dil ve yeni bir tavırla durmaktır yaşama karşı.

Yaratma ediminden söz ediyorum, cesaretle iç içe geçmiş bir varoluş serüveninden… Ve insan, psikoloji, felsefe ve sanat ekseninde ünlü Amerikalı varoluşçu psikoterapist Rollo May’in unutulmaz yapıtı Yaratma Cesareti ile aydınlatacağız bu serüveni…

May, insanlar herhangi bir etki biçiminde bütünleneceklerse, bir yasaklar yığını altında yitmiş olan kişiliklerinin “yitik” yanlarını ele geçirmelidirler (s. 123) diyor. Yaratıcılığı bir bilinçsizlik, bir kendinden geçmenin ötesinde, kendiyle tümleşmiş, bilinçli bir itkiyle dönüştürülen bir enerji olarak niteliyor. O terapi evresinde birçok hastasından elde ettiği deneyimle özellikle çocukların sanatına değinerek “Nesnel olmayan sanatla apaçık benzerliğine karşın, henüz otantik olgun sanat için gereken gerilimden yoksundur” (s. 123) diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor. Çünkü May yaratıyı salt kendiliğindenliğe değil tam da bunu belli ölçüde yönlendiren dehaya bağlıyor burada. Şöyle diyor: “Yaratıcılık kendiliğindenlik ve sınırlamalar arasındaki gerilimden doğar, sınırlamalar (nehrin kıyıları gibi) kendiliğindenliği sanat ya da şiir eseri için aslolan farklı biçimlere zorlar.” (s. 122)

Sınırlamalar kuşkusuz yaratıcı sürecin başlangıcını oluşturur. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele gerçekte yaratıcı üretimlerin kaynağıdır. Sınırlar onlarsız akan bir nehrin yerküre üzerinde yayılıp gideceği ve nehrin onlarsız olmaz kıyıları gibi gereklidir. Yani, nehir ve kıyılar arasındaki gerilimle kurulmuştur. Sanat da aynı şekilde kendi doğumunun zorunlu etmeni olarak sınırları gerektirir.

İnsanlık tarihinin farklı evreleri göz önünde bulundurulursa sınır ve çelişkilerin her dönemde kışkırtıcı bir unsur olduğu görülebilir. Tabii burada özde bir oyun varlığı olan insanın çocuğunkine ya da ilkellerinkine benzer bir içtepiyle içinde bulunduğu psişik süreçleri biçimlendiren bir tavır sergilediğini hatırlamamız ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünlerin ne denli sanat eseri ile örtüştüğünü irdelememiz gerekiyor. Gerek bir ilkelde gerekse bir çocukta yaşamı ve doğayı algılama biçimi benzerdir. Yani bir ilkel doğayı ve çevresindeki yaratıkları yorumlayamadığı için büyü yoluyla onu etkilemeyi ve o korku durumundan bu edim sayesinde kurtulmaya çalışır. Burada amaç sanat üretmek ya da yeni bir varlık, yeni bir realite ortaya atmaktan çok uzaktır. Ama dolaylı olarak bir yorum kültürü gelişir. Burada insanın ilksel ihtiyaçlarının ötesinde aşkın bir gerçeklik gelişedurur. Sanatın ve büyünün bu anlamda aynı kökten beslendikleri bilinir bu yüzden de…

Olgunlaşan kişinin sanatı, er ya da geç sınırlamalardan çıkan ve olgun sanatın tüm biçimlerinde bulunan diyalektik gerilimin kendini ilişkiye sokmalıdır. “Michelangelo’nun kıvranan esirleri, Van Gogh’un vahşice bükülen selvileri, Cezanne’ın bize sonsuz bir baharın tazeliğini anımsatan nefis sarı-yeşil Güney Fransa peyzajları… Bu eserler kendiliğindenliğe sahipken, bir yandan da gerilimin içkinleştirilmesinden gelen olgun niteliğe de sahiptirler. Bu onları “ilginç”likten daha öte kılar, onları büyük kılar. Sanat eserinde varolan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalar ile sınırlamalara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur. (s. 123)

Karşılaşmanın yoğunluğu

Ne isimlerle adlandırılırsa adlandırılsın has yaratıcılık, bir bilinç artışı ile ilgilidir. Bu bilinç artışı kişinin dışarıdan gelen etkilere olan duyarlılığı ve karşılaşma anındaki belirgin nörolojik değişikliklerle kendini ele verir: Kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar ve canlanan sahnenin belirginleşmesi için gözlerin kısılıp görüşün daralması ve çevredeki tüm diğer şeylerin silikleşmesi ile sonuçlanır adeta… Tüm bunlar, otonom sinir sisteminin (rahatlık, huzur ve beslenmeyle ilgili olan) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesiyle ortaya çıkar. Artık hâkim olan sempatik sinir sistemidir. Bu noktada Walter B. Cannon’un kaçma-savaşma mekanizması olarak anlattığı görüntü çıkıyor karşımıza. Organizmanın kaçmak veya savaşmak için harekete geçirilmesi… Bu, geniş anlamda kaygı ve korkuda bulunduğumuzun nörolojik karşılığıdır.

Sanatçının ya da yaratıcı bilim adamının karşılaştığı kaygı ya da korku değildir, coşkudur. Bir tür şişkinliğin, sancılı bir gebeliğin dışlaştırılması sonucunda oluşan bir rahatlamadır. Duyumlar sonucu gerginleşen bedenin doğurganlığı… Bu elbette bir süredir devam eden yüklemenin belli zihinsel süreçlerle biçimlenişidir. Duygulanımlar bizim neden olduğumuz şeyler (eylemler) değil, başımıza gelen durumlardır (tutku). Tutku yani passion Latince pati (acı çekmek) ve Yunanca pathos sözcüğünden gelir. İngilizce edilgen (passive) ve hasta (patient) aynı pati kökünden türemişlerdir. Oysa sanatçının içinde bulunduğu süreci tutku sözüyle betimlememiz mümkün değildir. May’e göre “Yaratım sırasında kişiyi edilgin duruma, sınırlanmaya düşüren duygulanımların tersine, ego sınırlarının tümüyle çözüldüğü bir duygulanım tipinden ‘aşkın’ bir durumdan söz etmek gerekir. Bu da vecd ve coşku duygulanımlarından başka bir şey değildir.” (s. 30) May, bu durumlardan, egonun dünyayla kendi sınırlarını aşarak sonsuzca ilişkiye girdiği anlar olarak bahsediyor.

Vecd, yaratıcı edim esnasında cereyan eden bilinç yoğunlaşması için kullanılan kesin terimdir. Ama vecd sadece bir Baküs “koyvermesi olarak düşünülmemelidir; vecd, bilinçaltı ve bilinçdışı bilinçle birlik halinde işlediği tüm benliği içerir. Böylece us dışı değil daha çok us üstüdür. Vecd, entelektüel, iradi ve duygulanımsal işlevlerin her birinden rol almalarını sağlar. Bu da daha çok kendini bırakmakla bağıntılıdır ve kişiliğin tüm yüzeylerinde birden bir farkındalık artışıdır.

Ama burada özellikle işaret etmemiz gereken bir nokta var “karşılaşmanın yoğunluğu”nun yaratıcılığın Dionysian yanıyla özdeşleştirilmemesi gerektiği. Bu Dionysian sözcüğünün yaratıcı çalışmalar üzerine yazılmış kitaplarda sıkça geçtiğini biliyoruz. Özellikle Nietzsche’nin “Trajedi’nin Doğuşu”nda yaratı anını sık sık bu kavramla ilintilendirdiğini biliyoruz. Sarhoşluk ve vecd hallerinin Yunan tanrısının isminden alınan bu terim, vitalitenin kabarışının, antik Dionysos şenliklerine niteliğini veren kendini bırakışı ima eder. Bir esrime durumu, bilincin yok olduğu bir süreçtir ifadelendirilen… Nietzsche yaratıcılığın ancak bilincin ölüm anında olabileceğini söylemiştir. Ama yine Nietzsche yükselen vitaliteye ilişkin Dionysos ilkesi ile diyalektik bir karşıtlık olarak biçim ve ussal düzene ilişkin Apollon ilkesini de karşılıklı devinen bir ilke olarak ortaya koymaktan geri durmaz.

Yoğunlaşmanın Dionysian çehresi May tarafından pek benimsenmez. Nitekim May, sarhoşluğun ya da içki ile yaratım sürecine giren sanatçının gerçeklerle yüzleşmek ya da karşılaşmanın ötesinde bir kaçış evresinde olduğunu savlıyor. “Alkol ya da yatıştırıcı ilaçlar alındığında vitalitenin kabarışı ve diğer etkiler üzerine yapılan psikolojik araştırmalar ilginçtir, ama bunu, karşılaşmayla birlikte ortaya çıkan yoğunluktan kesin bir şekilde ayırmak gerek. Karşılaşma kendi başına olan bir şey değildir, çünkü biz kendimiz öznel olarak değişmiş oluruz; karşılaşma daha çok nesnel dünyayla gerçek bir ilişkiyi temsil eder.” (s. 69)

May’in burada özellikle sarhoşluk ve ilaç alımının fiziksel bir noksanlık olarak etkisini nitelerken, sanat tarihi boyunca beliren önemli figürleri göz ardı ettiğine tanık oluyoruz. Afyon, absent, alkol ve bazı uyuşturucu maddelerle hayal dünyasının derinliklerinde dolanan Salvador Dali, Jackson Pollock, Arthur Rimbaud ve şu an sıralayamadığımız birçok önemli ismin yaratım sürecinde bir tür içsel yolculuğa çıkıp, bilinçdışı devreleri harekete geçirmek için böylesine yöntemleri tercih ettiğini biliyoruz. Öyleyse burada zihnin işlevi ve yüklenen bilgi unsurları devreye giriyor. Yani entelektüel olarak var olan bir değer evreninin kurcalanması için gerekli uyarımlar… Güncelliğe çekilmemiş ve bastırılmış yaşantıların zihnin kontrol mekanizmalarını yıkarak açığa çıkarılması…

20. yüzyılın hemen başlarında Freud ve diğer önemli psikiyatrların düşüncelerinden yola çıkarak sürrealizmi (Gerçeküstücülük) ortaya atan sanatçılar, normatif değerlerle sınırlanan ve toplumun biçimlendirdiği değerler evreniyle şartlanan bireyin yaratı konusunda sınırlı kalacağı ve sürekli dışlanan, bilinçdışına itilen kimi yaşantıların ortaya çıkarılmasıyla hastalıklı bireyin yeni bir gerçeklik ortaya koyacağını ileri sürmeleri anlamlı görünür. Karşılaşma olayı böylece nesnel evrenden, bunu içerimleyen ve farklı bir bileşkede depolayan usdışı bir evrene çekilmiştir. Yaratım tümüyle kendiyle karşılaşma ve bilinç dışı itkilerle yüzleşmekse pekâlâ bunu da düşünmek gerektiği ortadadır. Yoğunlaşma (consantration) kişinin belirli koşullardaki ifadesidir. Bunun özünde içsel bir zenginlik ve o ana yönelik bir istem ve hazırlık gerektirir. Yoksa içsel dünyası güdük bir bireyin yaratım sürecine girmesi o denli zordur. Sanatçı nevrozlu mudur?

Sanatçılar için ileri sürülen önemli iddialardan biri de onun nevrozlu bir hasta olduğu yönündedir. Özellikle Freud; Dostoyevski, Beethoven vb. sanatçıların yaşamları ve yarattıkları eserler üzerine kendince bir incelemeye gitmiş ve elde ettiği çıkarımlarla bu iddiaları ileri sürmüştü. May, yaratı sürecini psikolojik açıdan irdelerken bu konuya da parmak basıyor: “Yaratıcılığın kendi özel kültürümüzde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak –Van Gogh çıldırıya kapıldı, Gaugin içe kapanık (schizoid) görünüyor, Poe alkolikti ve Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık. Ama, bu zorunlu olarak, yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. Yaratıcılığın nevrozla bütünleşmesi karşımıza bir ikilem çıkarır –yani, sanatçıların nevrozunu psikanalizle tedavi edersek artık yaratmayacaklar mı? Diğerleri gibi bu çatallanmanın kökü de indirgemeci kuramlarda. Daha ileri gidersek, yüceltme ile (sublimation) ima edildiği gibi, affekt ya da dürtünün aktarılıp (transfer) yer değiştirmesi yoluyla yaratıyorsak ya da yaratıcılığımız telafi ile kastedildiği gibi, sadece bir başka şeyi başarmaya çabalamanın yan ürünü ise, tam da yaratıcı edimimizin değeri bir sahte değer olmaz mı? Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın de nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız (s. 62). May düşüncelerinde son derece haklı görünüyor. Ama burada özellikle büyük sanatçılarla özdeşleşen bu ruh halini, kimi sapkın tavırları ele almamız gerekirse, farklı noktalara değinmemiz gerekir.

Çoğu toplum dışı kalan ya da onla bütünleşmeyen yaratıcı birey zaten normalin ötesinde düşünen ya da algılayan bir özelliğe sahiptir. Bu uzlaşmazlık yaratıcıyı kendi iç âleminde bir tür hesaplaşmaya götürür ki bu da onu içinden çıkılmaz bir savaşıma sürükler. Paul Tillich’in çok güzel belirttiği gibi, sanatçılar Tanrı’ya, Tanrı’nın ötesindeki Tanrı adına başkaldırdılar. Tanrı’nın ötesindeki Tanrı’nın sürekli ortaya çıkması dinsel alandaki yaratıcı cesaretin göstergesidir. Çünkü sanatçılar varolana, yaratılmış olana razı olmayan, onun ötesinde yeni bir gerçekliğe koşan cesur maceraperestlerdir. Yaratıcı ruhlarını bu macera ve bitip tükenmeyen arayış tutkusundan alırlar. Sanatçılar genellikle iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. James Joyce’un dediği gibi “Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek”… Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerden türetilen esinden yaratılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı, bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra, sanatçının gördüğü ve –Giotto’nun Rönesans’ın biçimlerini yaratışı gibi– yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.

Picasso’nun haklı tabiriyle “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” Gelenekleşmiş ve sığlaşmış yapıları aşındırıp çağın mantığını taşıyan bireylerdir yaratıcılar. Sontag’ın sözleriyle “Her çağ kendi tinsellik tasarısını kendisi için yeniden bulmalıdır… Modern çağda tinsellik için en etkin metafor ‘sanat’tır.” Bu evrimsel bir süreçtir. Yaratıcılık kendinden önce gelen hiçten türer. Yaratıcılık açıklanamaz: Yaratıcılık özgürlüğün gizidir. Özgürlüğün gizi ölçülmez derinliktedir ve açıklanamaz… Hiçten yaratma olanağını reddedenler, kaçınılmaz biçimde, yaratıcılığı, belirlenmiş bir düzenin içinde oturtmak zorundadırlar, böylece de yaratıcılığın özgürlüğünü inkâr etmiş olurlar. Özgürlüğü tanıyan ve belirlenimciliği istemeyenler de özgürlüğü ussallaştırmaya çalışmışlardır. Oysa ki özgürlüğün ussallaştırılması, özgürlüğün sınırsız gücü inkâr edildiği için bizzat belirlenimciliktir. Kant’ın dediği gibi “Sanat ussal olarak ifadelendirilemeyen, metafizik bir alana kayar. Bu yüzden sonsuz bir özgürlüğe sahiptir.”

Yaratının doğası

Musevilik ve Hıristiyanlıkta, 10 Emir’in ikincisi şöyle tembihler: “Kendine oyma bir put yapmayacaksın, ya da yukarıdaki gökte, ya da aşağıdaki toprakta, ya da toprak altındaki suda bulunanlara benzer bir şey yapmayacaksın.” Bu emrin görünürdeki amacının Musevi halkının, putçuluğun yaygın olduğu o zamanlarda puta taparlığa karşı korumak olduğundan emin olsak da bu toplumların bağımsız endişesini dile getiren sanatçılarına ket vurduğu da bir gerçek. Çünkü şairler, ermişler ve sanatçıların toplumun kendini korumaya adadığı status que’yu tehdit eden kişiler olduğu da göz önünde bulundurulursa durum karmaşıklaşır. Çünkü bilindiği gibi sanat Rönesans’a dek dinsel bir baskının etkisi altında kalmış ve kutsal olana hizmet etmiştir büyük ölçüde. Kısmen Antik Yunan’da var olan bir gerçeklik, Rönesans’la canlanmış ve doğaya egemen olan aklın utkusu canlanmıştır. Doğayı deneyimleyen aklın kendi gerçekliğini dayatmasıyla belirir modern dönemin doğası… Kant’ın haklı söylemiyle nesneler bizimle basit biçimde konuşmazlar artık: Kendilerini, bizim onları bilme yollarımıza uydururlar da. O halde zihin dünyayı etkin biçimde tekrar biçimlendirme kaygısıdır. Yaratının doğasında da var olan giz işte tam da burada yatmaktadır. Rollo May’in dediği gibi “Yeni bir biçim için duyduğumuz tutku, dünyayı gereksinim ve arzularımıza elverir kılma özlemimizi ve daha önemlisi, kendimizi önem taşıyor olarak yaşama özlemimizi ifade eder.” (s. 134) Yaratma ediminin hiçbir insana yabancı olmadığını, kendi varlığımızı ve insanlığımızı keşfetmek için cesur bir savaşıma gereksinim duyduğumuzu hatırlatan cesur bir yapıt May’inYaratma Cesareti… Kaybettiğimiz benliğimizin karanlık dehlizlerinde bizi kendimize davet eden güçlü bir sese kulak vermekle başlamalıyız yeni güne… Esaretin prangalarından kurtulup, bizi kendimize hapseden içsel duvarları yıkmak için cesur bir çağrı May’inki… Koca bir hiçlikten sıyrılıp varoluşa adım atmak için ne bekliyoruz öyleyse…

Rıfat Şahiner, “Yaratıcı bir cesaret üzerine”
Cumhuriyet Kitap, 14 Ekim 1999