O her şeyde ve herkestedir. Gizlenmek istediği zaman bizim benliğimize dolar. İçimizde rahatça yatarken bile ona bir şey yapamayız. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varlıklarının hiçbirisinde yoktur. O mutlak hürriyettir. Şuur dışında bir kez boşalıp da şuura taşıp yayıldı mı, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavuşturur. Aşkın bir şeyden korkusu, kimseden pervası yoktur. Raskolnikof, asıl zindanında hür ve mesuttu. Aşkın bizi pençesinde esir eden kuvveti, yine kendi açtığı yolda, başkalarının olağanüstü ve imkânsız görünen şeyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet sağlayıcıdır.

Ayrı ayrı varlık diye adlandırılan dünya hayâlleri ile hayat hâdisesi denen kâbusların önünde alâkasız, insafsız ve adeta habersiz olan âşık, kendi aşkının şekil verdiği hayalden başkasını tanımaz. Paliard diyor ki: “Güzelliğin âşıkları var, zenginliğin âşıkları, ilmin âşıkları var, bir de aşkın âşıkları var. Ve hepsinde görülen, varlığına tahakküm eden hayalden başka herşeye karşı bir ilgisizlik, bir anlayışsızlık, bir asabiyet.” Bunların hepsinin aslı, asıl ve gerçek kaynak, aşkın aşkı oluşudur. Öbürleri aşkın tek ve gerçek olan varlığının önüne tutulmuş, arkasındaki ışığı aksettiren birer perdedir.

Akıllı adam âşık değildir. Sersem aşkı hiç anlamıyor. Aşkın öyle görüşleri vardır ki, yüzbinlerce akıl onun derinliğine dalmaktan âciz kalır. Aşkın hürriyetini kazanmak için aklın dizginlerinden sıyrılmak şarttır. Akıl bizdeki bostan korkuluğudur, yüksekte uçan kuşlar ondan kaçarlar. Aşk bir kuştur ki, bir başa konmadıkça aranmaz. “Önceleri ben aşkın arkasından koşuyordum, şimdi o benim peşime düştü” diyen Mevlâna’ya her halde Şems güneşi önceden görünmüştü. Akla göre akılsızlık ne ise, aşkın gözünde akıl da öyledir. Akıl insanları uçsuz bir denizin kenarına kadar götürüyor. Eğer insanda aşk denizine açılacak güç bulunmazsa, aklın onu bıraktığı kıyılarda çarpan fırtına ile helâk olacaktır. Hayat dediğimiz, işte bu kıyıların fırtınasıdır.

Tabiat aşkın anası, güneş sevgilisidir. Tabiat içinde gelişen aşk, ana kucağında uyuyan yavru gibi mahzunlaşıp nazlanıyor. Anasından ayrılıp da bir ruhun kafesine kapanınca şiddet ve isyan oluyor. Sonsuz olan aşk, bir insan varlığına hapsedilince ondan taşmak ve tekrar âleme yayılmak istiyor.

Aşkın gelişi büyük ve ürpertici bir sarsıntı ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benliğimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin ağır ve oyalayıcı ipinden, bir safrayı kendinden atar gibi sıyrılmamız, sarsıcı, ürpertici, bazan tahammülü güç acılarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu ağırlıklardan kurtulduktan sonra iç dünya boş ve şeffaf bir fânusa dönüyor. O zaman aşkın gelişi büyük bir ışık cihanına bir küçük kuşun bir göz kırpmasıyla girişi kadar hafif bir hareketle olmaktadır. Onun aklın ortaya koyduğu binbir sebeple açıklanamayan varlığı, kâinatın başlangıcında varlığı var kılan ilk kuvveti içimizde bulduğumuz zaman duyduğumuz sevinçtir. Aşk, varlığın kendi kendisini tanıması hâlidir.

Aşk, ölümü yenmek istiyor ve dünyamızdaki her denemesinde yeniliyor. Çünkü ölüm, şer tanrısı Angemanyou’dan daha kuvvetlidir. Aşkın cilvelerini önce hoş görür, lâkin aşkın sonsuzda birleştirdiği varlığa sonunda saldırır ve bilinmeyen karanlığa gömer. Ölüm, yoklukla bir sanılıyor; şüphe, karanlık ve korkuyu hep birlikte temsil ediyor. İnsanlar ondan yokluğun kendilerine uzanıp kendisine doğru çeken menhus eli diye ürperiyorlar. Hem de onu yokluk kâbusu gibi karşılıyorlar. Eğer onun getirdiği yokluk olsaydı, bu kadar korkunç olur muydu? Yokluk elbette aşkı tanımayan günahkârların, içerisinde kayboldukları karanlıktır. Onlar zaten gerçekten var olmamışlardı; kendileri için bile şüpheli olan birer hayalettiler. Sadece, altına girmeden önce bu toprağın üstünde bir müddet tepindiler, boğuştular, bağrıştılar ve sonra aynı toprağın altına düşüp orada eridiler.

Dergâh Yayınları, s.45-46


Bu pasaj, biryudumkitap.com‘un günlük elektronik posta servisinden alıntıdır.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.