Günlüklerin ve not defterlerinin bir severi olarak, bizi anların kırılgan öznelliğini kaydetmeye yönlendiren, mecbur eden şeyin ne olduğu sorusunu defalarca ve defalarca kez kendime sorarım. Joan Didion’un öz saygı üzerine düşünceleri topladığı 1968 tarihli antolojisinde (Slouching Towards Bethlehem) kusursuz olarak değerlendirdiği, “Not Defteri Tutmak Üzerine” adlı bir denemesi bulunmakta. Bu deneme neredeyse yarım yüzyıl önce yazılmış olsa da, ana fikri günümüze -twitterdan instagram’a kadar- uyarlanabilir çağdaşlıktadır.

Eski bir not defterine karalanmış ve muhtemelen gelişigüzel seçtiği bir kısmı alıntılayarak şöyle soruyor

Dideon:

Neden bunu not aldım? Hatırlamak için, elbette, fakat hatırlamak istediğim şey tam olarak neydi? Bunun ne kadarı gerçekleşti? Hiç gerçekleşti mi? Neden bir not defteri tutuyorum ki hem? Birilerini bu şekilde aldatmak oldukça kolay. Bir şeyleri not etme dürtüsü alışılmadık bir şekilde kendini mecburi hissettiriyor; bunu yapmayanlara açıklanamaz geliyor ve herhangi bir mecburiyetin kendini aklama çabasında olduğu gibi şans eseri – ikincil önemde – fayda sağlıyor.  Sanıyorum ki bu dürtü ya beşikte başlıyor ya da daha sonradan ediniliyor. Not tutmanın cazibesine henüz beş yaşındayken kapılmış olsam da; hayatın güzelliklerini olduğu gibi alan ve yaşayan, uyumaktan ve uyanmaktan korkmayan kızımın not tutacağını hiç sanmıyorum. Not defteri tutanlar büsbütün farklı bir soy: yalnız, şeylerin yeniden düzenlenmesinde dirençli,  tatminsiz, kaybolmuşluk hissiyle doğmuş engelli bir birey.

[…]

Not tutmamın sebebi hiçbir zaman yaptıklarımı ve düşündüklerimi kesin bir olgu olarak kayda geçirmek olmamıştır.  Bu, gerçeklik için ihtiyaç duyulan – zaman zaman kıskandığım, fakat sahip olmadığım – başka bir dürtü ya da içgüdü olurdu.

Bundan yola çıkarak Dideon, günlük tutmanın ömürlük bir hata olduğunu itiraf ediyor:

Ne oldu ve ne olabilirdi sorularını birbirinden ayırt etmekte oldukça güçlük çekiyorum. Fakat amaçlarım doğrultusunda bu ayrımın önem arz ettiğinden pek emin değilim.

O zaman, önem arz eden şey nedir?

Bana şöyle gelmiştir: bir not defteri hakkındaki gerçeğe yaklaşıyorum. Zaman zaman neden bir not defteri tuttuğum sorusuna dair, gözlenen her şeyin muhafaza edilmesinin önemli bir meziyet olduğunu hayal ederek, kendime aldatıcı cevaplar veriyorum.  Yeterince gördün, şimdi not et, diyorum kendime ve sonra dünyanın harikalarının tükendiği bir sabah, yapmam gerekenler – yazmak –hakkında endişe ettiğim bir gün, işte o iflas sabahında not defterimi açacak ve fazlasıyla birikmiş alakalarla, dünyaya yapılmış – pasaj modelinde- geri ödemelerle kaplı unutulmak üzere olan bir hesapla karşılaşacağım: Otellerde, vestiyerlerde, asansörlerde kulak misafiri olduğum diyaloglar; (orta yaşlı bir adam şapka dolabının numarasını yanındaki adama gösterip ‘bu benim forma numaramdı’ demişti) Bettina Aptheker, Benjamin Sonnenberg  ve Teddy (‘Bay Acapulco’) Stauffer hakkındaki izlenimlerim; tennisçi popolarına, başarısız mankenlere ve Yunan Nakliyat mirasçısı kadına dikkatli bakışlarım. Diğer bir deyişle, hayal ediyorum ki, bu not defteri tümüyle başka insanlarla ilgili. Ancak, elbette ki değil. Pavillion’daki yabancıların vestiyerde birbirlerine söyledikleri şeye karşı en ufak bir merak duymuyorum;  aslına bakarsanız, ‘bu benim eski forma numaramdı’  cümlesi hiçbir şekilde hayal gücümü harekete geçirmedi, ancak daha önce okuduğum bir yazıyı aklıma getirdi.  Örneğin merak duymadığım başka bir şey ise, Wilmington Bar’da gördüğüm kirli bir krepdöşin desenli eşarp takmış olan kadın.  Benim kendime pay çıkarabileceğim kişi, elbette ekoseli ipek elbise giymiş, adı geçmeyen kızdır.  Ben olmak nasıldı, bana bunu hatırlatıyor: not defterinin tüm amacı bu.

Kabul etmesi zor bir nokta. Ahlaki sistemimiz bizi, başkalarının bizden daima ve çok ilginç olduğunu öğreterek yetiştiriyor, bu şekilde daha mahcup ve daha geri planda kişiler olarak varlığımızı sürdürüyoruz. (‘Sen bu odadaki en önemsiz kişisin, bunu unutma’ diye fısıldardı Jessica Mitford’ın dadısı, her sosyal etkinliğin başında. Bunu not defterime kaydettim, çünkü bir odaya girerken bu cümleyi kulağımda işitmek beni rahatlatır oldu son zamanlarda.) Yalnızca çok genç ve çok yaşlılar sabahları hayal kurabilir, kendileri hakkında kafa patlatabilir, bir göldeki alabalıkla ilgili anılarını ya da gördükleri bir elbiseyi anlatabilirler. Geri kalanımızdan ise, yeni elbiseler üretmesi, diğer insanlara alabalık yaratması beklenmektedir.

Sonuç olarak Didion, not defteri tutmanın,  kişinin kendisiyle ve özyinelemeleriyle uzlaşmanın iyi bir aracı olarak değerini anlamaktadır:

Cazip bir dost olsa da olmasa da, daha önce sahip olduğumuz kişiliklerle anlaşmaya varabildiğimiz bir nokta yakalamamız tavsiye ediliyor. Aksi halde, eskiden ve şimdi olduğumuz kişiler habersiz bir şekilde, sabahın dördünde kapımıza dayanacak; onları kimin terk ettiğini, onlara kimin ihanet ettiğini, bunun telafisini kimin yapacağını öğrenmeyi talep edecekler. Asla unutmayacağımızı düşündüğümüz şeyleri kolaylıkla unuturuz biz insanlar. Aşkları ve ihanetleri, ne fısıldadığımızı, ne haykırdığımızı ve kim olduğumuzu hemen unuturuz.

[…]

Bu nedenle, kişilerimizle iletişim halinde olmak iyi bir fikir ve iletişimde kalmayı sağlayan da not defterleridir. Ve not ederken, yalnız başımıza ve yalnızca kendimize yöneliğizdir; ne senin not defterinin bana ne de benim not defterimin sana bir faydası dokunacaktır.


Çev: Hande Karataş
tabutmag özel sayı -II

<p>Kenardaki değil, öbürü</p>

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şey yazabilmek için içeride olman gerek.