Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim.

Kutsal olan hakikat değil, kişinin kendi hakikati için çıktığı arayıştır! Kendi kendini sorgulamaktan daha kutsal bir şey olabilir mi? Kimilerine göre benim felsefi çalışmalarım kaygan bir zemine oturtulmuş: Görüşlerimde sürekli kaymalar oluyormuş. Ama kaya gibi sağlam bir sözüm var: Neysen o ol. Hakikat olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?

Ölüm güç bir şeydir. Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır.

Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun çalkantıları ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; o, ruhu kaplayan deridir.

Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: Bu köprüyü geçip bana gelir misin? İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar örülüverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşakalırsın.

Çarşamba günü size söylediğim o kaya gibi cümlemi hatırlıyor musunuz: ‘Neysen o ol?’ Bugün size ikinci kaya gibi cümlemi söyleyeceğim: ‘Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.’ Yine söylüyorum, ‘hastalığım bir nimettir’

(…)

Ben size aynı soruyu sorayım Profesör Nietzsche. Siz de yaptığınız çalışmalardan para kazanmadığınızı söylüyorsunuz: O zaman siz neden felsefeyle uğraşıyorsunuz? Breuer saldırı taktiğinden ayrılmamaya çalışıyordu, ama zor bir duruma düştüğünü de hissediyordu.

Ama ikimizin arasında çok önemli bir fark var. Ben felsefeyi sizin için yaptığımı iddia etmiyorum, oysa siz Doktor, sizi motive eden şeyin bana hizmet etmek, acımı dindirmek olduğunu söylüyorsunuz. Bunların insan motivasyonuyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bunlar rahiplere özgü propagandalarla kurnazca yönetilen köle zihniyetinin bir parçası. Daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.

Nietzsche’nin sözleri hızla akıyordu, aynı tempoda konuşmaya devam etti.

Bu yorum sizi şaşırttı mı? Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz. Ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz: Siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz! Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil.

“Söylesenize, yayıncımdan sipariş ettiğiniz kitaplar elinize geçti mi?”

“Daha geçmedi. Neden sordunuz? Bugünkü konuşmalarımızla ilgili bölümler mi var?”

“Evet, özellikle Şen Bilim’de. O kitapta cinsel ilişkilerin diğer ilişkilerden hiçbir farkı olmadığını, bu tür ilişkilerin de diğerleri gibi güç mücadelesi olduğunu yazdım. Cinsel arzu, aslında, karşıdaki insanın zihni ve bedeni üzerinde mutlak hâkimiyet kurmak için duyulan arzudan ibarettir.”

“Bu bana doğru gibi gelmedi. Benim duyduğum arzu böyle değil!”

“Öyle, öyle!” diyen Nietzsche ısrarlıydı. “Daha derinlere bakarsanız, bu arzunun da tüm diğer insanlardan daha üstün olma arzusu olduğunu görürsünüz. ‘Âşık’, ‘seven’ kişi değildir; aslında o, sevdiği kişinin mutlak sahibi olmayı amaçlar. Bütün isteği, tüm dünyayı o değerli malından soyutlamaktır. Altınları başında nöbet tutan ejderha kadar alçak ruhludur. Dünyayı falan sevmez, tersine tüm diğer canlılara karşı bir umursamazlık içindedir. Siz de bunu söylemiyor musunuz? Sizin… neydi adı… o sakattan hoşlanmanızın sebebi bu değil miydi?”

“Bertha, ama o sak…”

“Evet, evet, Bertha sizin, hayatındaki tek erkek olduğunuzu söylediğinde büyük bir zevk duymuştunuz!”

“Ama siz cinselliği başka bir yöne çeviriyorsunuz! Ben cinsel dürtülerimi cinsel organlarımda duyuyorum, soyut ve zihinsel bir güç arenasında değil!”

“Hayır.” dedi, Nietzsche, “ben yalnızca gerçek adını koyuyorum! İhtiyacı olduğunda cinselliği yaşayan bir erkeğe diyeceğim yok! Ama bunun için yalvaran, bütün gücünü onu idare eden kadına; kendi zayıflığını ve erkeğin gücünü, kendi dişi gücü haline çeviren o hilekâr kadına bırakan erkeklerden nefret ederim.”

“Ah, gerçek bir erotizmi nasıl inkâr edebilirsiniz? Siz, biz insanoğlunu yeniden üremeye götüren doğal dürtüleri, biyolojik özlemleri inkâr ediyorsunuz! Şehvet yaşamın ve doğanın bir parçasıdır!”

“Parçası, ama yüce bir parçası değil! Aslına bakılacak olursa, yüce parçanın ölümcül düşmanıdır. İşte, size bu sabah yazdığım bir cümleyi okuyayım.”

Nietzsche kalın gözlüklerini taktı, masaya uzandı, yıpranmış bir defteri eline alıp okunaksız yazılarla dolu sayfaları çevirmeye başladı. Son sayfaya gelince durdu; okurken burnu neredeyse deftere değecekti. “Şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur! Ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir.”

Defteri kapadı. “Gördüğünüz gibi sorun, cinselliğin olup olmamasında değil, başka bir şeyi, ondan çok daha değerli, sonsuzluk kadar kıymetli bir şeyi yok etmesinde! Şehvet, tahrik olma, tensel zevkler; bunların hepsi köle edicidir! Yığınlar, şehvet yalağından beslenen domuzlar gibi bir yaşam sürerler.”

Ümitsizlik özfarkındalık uğruna ödenen bedeldir. Yaşama derinlere inerek bakacak olursanız, ümitsizliklerle her zaman karşılaşırsınız.

Aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yardım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır.

Tabi acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Tabi için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur!

Evrensel bakış her zaman trajedinin etkisini dağıtır. Yeterince yükseğe tırmanabilirsek, o trajedinin artık trajik görünmediği bir yüksekliğe erişebiliriz.

Bilinç, varoluşu kaplayan yarı saydam bir zardan ibarettir: Eğitimli bir göz bunun arkasını görebilir; ilkel dürtüleri, içgüdüleri ve güç istemini asıl neyin harekete geçirdiğini bulabilir.

Yaşarken yaşayın! İnsan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm taşıdığı dehşeti yitirir! İnsan doğru zamanda yaşamazsa, asla doğru zamanda ölemez.

Siz yalnızca benim sözlerime kulak verin! Geri kalan her şeye kapatın kendinizi! Sonsuzluğu düşünün. Arkanıza bakın, geçmişin sonsuzluklarına baktığınızı hayal edin. Zaman ezeli; zaman sonsuza dek geriye uzanıyorsa, olabilecek her şey, zaten daha önce olmuş şeyler değil midir? Şu anda geçen her şey daha önce de aynı şekilde geçmiş değil midir? Burada yürüyen her neyse, bu yoldan daha önce geçmiş olmalı, değil mi? Bu zaman sonsuzluğunda her şey önceden geçmiş ise Josef, içinde bulunduğumuz şu an bu ağaç dallarının arasında fısıldaşmamıza ne diyeceksiniz? Bu da daha önce olmuş bir şey değil midir? Sonsuza dek geriye uzanabilen zaman, sonsuza dek ileriye doğru da uzanmaz mı? Şu anda, her anda, her şeyi bir daha, bir daha yaşıyor olmuyor muyuz?

“Önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek gerekiyor.” (Amor fati, Yazgını Sev) Ümitsizliğinizi yenmeniz için size, ‘böyle oldu’yu ‘böyle istedim’e dönüştürmeyi öğretecektim.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.