Uğur Mumcu’nun aramızdan alınışından bu yana çocuklarıyla ile birlikte bir onurlu direnç simgesi oldu Güldal Mumcu. Acısını, “Adalet ve Demokrasi” haftaları ile birlikte toplumsal bilinci uyanık tutma eylemine dönüştürdü.

Uğur Mumcu’nun aramızdan alınışından bu yana çocuklarıyla ile birlikte bir onurlu direnç simgesi oldu Güldal Mumcu. Acısını, “Adalet ve Demokrasi” haftaları ile birlikte toplumsal bilinci uyanık tutma eylemine dönüştürdü.

Son olarak Uğur Mumcu’nun öldürülüşünden bu yana yaşadıklarını bir kitapta topladı. Kitap, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınevi tarafından yayımlandı ve İstanbul Kitap Fuarı’nda okurun karşısına çıkacak. Bu iki günlük dizi, o kitabın özetinden oluşuyor. Okurlarımız; Güldal Mumcu’nun anılarını okurken görecekler ki, zaman yalnızca onun değil, hepimizin içinden geçmiş, ama geçip gitmemiş. Tortuları, tüm yoğunluğuyla yine gündemimizde.

Uğur toprağa verildikten sonra çocuklara eğilip usulca, “Onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen binlerce insan sizin acınızı paylaştı, sizde acı kalmadı artık” dedim.

Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”

“Evet, yok.”


25 Ocak 1993, Pazartesi, saat 02.30

Camın önünde bordo koltukta oturuyorum. Dışarıda yoğun bir sis var. Karşımda, Uğur’un her zaman oturduğu koltukta ablam oturuyor. Görünmeyen şehre bakıyorum. Az önce çocukların odalarını dolaştım. Uyumaları zor oldu. Özge’nin odasındayken bir bulutun da ardımdan benimle birlikte dolaştığını hissettim.


24 Ocak 1993, Pazar

Paltomu giydim. Mutfağa girdim, fırının saati 13.25’i gösteriyordu. Çizmelerimi zaten giymiştim. Vestiyerden çantamı aldım. Evin sokak kapısından çıkarken Özge’ye “Hoşça kal, kapıyı kimseye açma” dedim. Merdivenlerden hızla yukarı ve apartman kapısından dışarı çıktım. Yan apartmandan komşumuz İbrahim Bey arabasını yıkıyordu. Selamlaştık. Fakat kapının tam kapanmadığını fark ettim. Geri dönüp kapıyı çektim. Özge evde yalnızdı çünkü. Kapıyı çekerken sağ tarafımda gözümün ucuyla beyaz bir arabanın geçtiğini gördüm, döndüm, bir adım attım…

Büyük bir patlama oldu!

Bir adım daha attım. Bir patlama daha!

Geriye, eve doğru bir adım attım. Bir patlama daha!

Yer ayağımın altında üç kere sarsıldı.


27 Ocak, Çarşamba

Uğur toprağa verildikten sonra yok olmaya başlayan ince sisten sıyrılıp, hep birlikte arabaya doğru giderken, çocuklara eğilip usulca, “Bakın çocuklar, o bizim babamızdı. Ama aynı zamanda, onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen bu binlerce insanın da yazarıydı. Onlar olaya sahip çıktılar ve bizi yalnız bırakmadılar. Hiç kimseye böyle bir sevgi nasip olmamıştır. Onlar bizim için de buradalar. Türkiye’nin her yerinden geldiler. Bugün, şimdi, burada, babanızla baş başa bırakalım onları, onu uğurlasınlar; sevgilerini sunsunlar, son görevlerini yapsınlar. Biz, daha sonra hep gelebiliriz. Ayrıca, hiç kimseye acısını paylaşmak için yüz binler gelmemiştir. Sizin acınızı paylaştılar, sizde acı kalmadı artık. Sizde sadece onun, babanızın onuru kaldı.”

Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”

“Evet, yok.”


28 Ocak, Perşembe

8 Ocak 1993 günü İsrail Büyükelçisi Uğur’u görüşmeye davet etti. Döndüğünde, sohbet ettiklerini, ne için çağırdığını tam anlamadığını, ama konuşmanın bir yerinde Büyükelçi’nin, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sorduğunu söyledi.

Bu arada Harp Akademileri Komutanlığı da basının sorunları konusunda bir konferans vermesi için davet etmişti. Uğur kabul etti ve bu konferans için bir süre çalıştı. 13 Ocak 1993 günü de konferans için İstanbul’a gitti. Gazeteci arkadaşı, Cumhuriyet’ten Ali Sirmen de dinleyiciler arasındaydı. Kurmay subaylar ayakta uzun uzun alkışlayınca, Sirmen, Uğur’a dönüp, “Seni sakıncalı piyade yapan ordu, şimdi ayakta alkışlıyor. Ne tuhaf!..” demiş.

Bu konferans, Uğur’un Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde verdiği ilk konferanstı. Ama hayatının son konferansı olduğunu bilmiyorduk elbette.

Ecevit’ten itiraf


18 Eylül 1997

Ecevit’e randevu talebimi birkaç kere yinelemiştim. Nihayet 18 Eylül öğleden sonrası için randevu verdi. O sırada Başbakan Yardımcısı idi. Onunla da makamında görüştük.

“Sayın Ecevit” dedim, “Bu ülkede kontrgerillayı telaffuz eden ilk siyasetçi sizsiniz. Şimdi de başbakan yardımcısısınız. Bizim size neyin ne olduğunu ne olmadığını söylememiz gereksiz. Eşimin öldürülmesinin soruşturulabilmesi için sizden de yeniden destek ve gerekli girişimlerde bulunmanızı rica ediyorum.”

“Ben Uğur Bey’i severdim” dedi, “Bana yapılan suikastı, ardındakileri araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu.”

Doğrusu ne diyeceğimi şaşırmıştım. Beklemediğiniz birinden hiç düşünmediğiniz bir sözle karşılaşınca bazen kalakalırsınız ya, sözün bittiği noktalardan biriydi bu da!!…

Bize, Uğur Mumcu cinayetinin ardında “uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler” olduğunu söyleyen savcı bir süre sonra evinde ölü bulundu.

Vurulduk ey halkım…

18 Şubat, Perşembe

Bir öğleden sonra, Uğur’un gömüldüğü yeri görmek istedim. Bir arkadaşımdan rica ettim. Çiçekçiden çiçekler alıp birlikte mezarlığa gittik.

Mezarlığa girdiğim zaman önce algılayamadım. Cenaze günü geldiğimiz yer burası mıydı?! Etrafa baktım. O kadar insan buraya nasıl sığmıştı? Başım döndü.

Elimdeki çiçekleri taze toprağın üzerine koydum.

Kendimi bir boşluğun içinde buldum. Boşluk duygusu etrafımı sardı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, yerçekiminin ayaklarımdaki ağırlığını hissettiğimde, hâlâ mezarın önündeydim. Tekrar etrafa baktım. Onun en çok sevdiği mazı türü çam, mezarının başucunda öylece duruyordu. Yer seçimi gerçekten çok isabetli yapılmıştı. Birkaç adım attım. Bir bayram gününü anımsadım. Eğer Ankara’da isek, hep gerçekleştirdiğimiz mezar ziyaretlerinden sonuncusunda; annesinin, babasının ve Muammer Aksoy’un mezarını ziyaret ettikten sonra, ağır ağır yürüyorduk. Birden durdu; “Ben öldükten sonra mezar taşıma ‘Vurulduk ey halkım unutma bizi’ diye yazılmasını istiyorum” dedi. İçim ezilmişti.

“O nasıl istek! İnsan ancak öldürülürse öyle yazılır” dedim. “Nasıl bir son olur ki?!..”

“Böyle konuşma!..”

Geçmişten gelen görüntülerimiz ve seslerimiz beynimde canlandı. Daha fazla dayanamadım. “Gidelim” dedim. Eve döndük.


4 Nisan 1995

Uğur’un ablası Beyhan Gürson ile davaya yeni savcı olarak atanan Kemal Ayhan’la görüşmeye gittik. “Olayın failleri konusunda bir kanaat elde ettiniz mi?” dedim.

Biraz tereddüt geçirdi. “Uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler … diyeyim” dedi.

“Bunlar bu cinayeti aydaki adamlarla işlemediler ki… Muhakkak buradaki adamlarıyla işlediler. Kim bunlar?!..”

“Büyük ölçüde ulaşmaya çalışıyoruz.”

Cinayetin uluslararası bir boyutunun olduğu, böylece bizzat bir savcı tarafından da doğrulanmış oluyordu.


26 Haziran 1995

Savcı Kemal Ayhan eşi ve çocuklarının tatilde olduğu bir sırada evinde ölü bulundu ve cenazesi aynı gün, otopsi dahi yapılmadan Başsavcı Nusret Demiral’ın talimatıyla defnedildi.


9 Mayıs 2000

Avukat Turgut Kazan’la İçişleri Bakanlığı’na gittik. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile İstihbarat Daire Başkanı Kazım Abanoz da vardı. Ocak ayında Beykoz’da giriştiği çatışmada öldürülen Hizbullah örgütü elebaşı Hüseyin Velioğlu’nun evindeki bilgisayarların disketlerinde yapılan incelemede Yusuf Karakuş adlı şahsın Mumcu cinayetini üstlendiği anlaşılmıştı. Yusuf Karakuş, Velioğlu’na gönderdiği bir mektupta Tevhit-Selam Grubu’nda iken ayrıldığını, artık Hizbullah’la çalışmak istediğini söylüyor ve referans olarak da daha önce gerçekleştirdiği eylemleri anlatıp “Uğur Mumcu suikastında da görev aldığını” belirtiyormuş. Bunun üzerine operasyon genişletilmiş ve bu noktaya gelinmiş.

Turgut Kazan, Yusuf Karakuş’un itiraflarının yer aldığı, öldürülen Hüseyin Velioğlu’na ait disketteki kayıtların çarpıtma amacıyla kullanılmış olabileceği ihtimaline dikkat çekti.

İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ise, “Öyle ise onların ellerini öpmek gerekir. Banka hesap hareketleri ve diğer bulgular araştırılıyor. Bunların hepsi birbiriyle örtüşebilir.”

Hizbullah, PKK ve Asala’nın birlikte eylem yapma kararı aldıklarını, Uğur’un bunu yazılarında anlattığını söyledim. Bu kilidi açıp açamayacaklarını sordum.

Bunun üzerine Hizbullah ile PKK’nin bir araya gelmesinde İran’ın önemli bir rol oynadığını anlattılar. Ben, Sönmez Köksal’ın “Hizbullah diye bir örgüt olmadığını” söylediğini belirtince İstihbarat Daire Başkanı “Ne demek yok!” diye itiraz etti.

“Belki onlarda bu adla değil de farklı bir adla kayıtlıdır. Ama adı her ne ise, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, bana ‘Kurulurken, istihbarat örgütleri de bu oluşumda yer almış, ama sonra kontrolden kaçırmış olabilirler’ demişti” dediğimde “MİT hiç yardım etmiyor” diye yakındılar.

“Hizbullah’ın çözülmesinde gösterilen azim ve gayret, cinayetlerin tüm bağlantıları bulunmaz, arka planı aydınlatılmazsa başarısızlığa dönüşebilir” dedim.

Bakan, “Bir savaş başladı. Olayın arkasında kim var; İran’ı kim destekliyor, onlara da bakıyoruz” dedi.


Ocak 2002

Ağustos 2000’de başlayan Umut davası, 2002 Ocak ayında sona erdi. Uğur Mumcu suikastı ile doğrudan ilişkili oldukları söylenen üç kişiden ikisi yakalanmış, biri ise hiç bulunamamıştı. Yakalanan, Ferhan Özmen ve Necdet Yüksel ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm oldular. Bombayı yaptığı söylenen kimya mühendisi, Cihan kod adlı Oğuz Demir ise hiç yakalanamadı. Müdahillik dilekçemi okuduğum duruşmada “Yataklık ettimse, polisime jandarmama ettim” diyerek tahliyesini talep eden, Sapanca’da çiftlik sahibi olan yetmiş beş yaşındaki Arif Tarı hemen tahliye olmuştu ve beraat etti. Savcının, Karakuş’a baskı yaparak Uğur Mumcu cinayetini üstlenmesini sağlamaya çalışmaları nedeniyle dava açtığı polisler, yargılandıkları davada beraat ettiler. Polisler beraat ettiklerine göre, bizim olayımızdaki gerçekler neredeydi?

Ecevit: Duvara çarptım


18 Eylül 1997

Ecevit’e randevu talebimi birkaç kere yinelemiştim. Nihayet 18 Eylül öğleden sonrası için randevu verdi. O sırada Başbakan Yardımcısı idi. Onunla da makamında görüştük. “Sayın Ecevit” dedim, “Bu ülkede kontrgerillayı telaffuz eden ilk siyasetçi sizsiniz. Şimdi de başbakan yardımcısısınız. Bizim size neyin ne olduğunu ne olmadığını söylememiz gereksiz. Eşimin öldürülmesinin soruşturulabilmesi için sizden de yeniden destek ve gerekli girişimlerde bulunmanızı rica ediyorum.”

“Ben Uğur Beyi severdim” dedi, “Bana yapılan suikastı, ardındakileri araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu.”

Doğrusu ne diyeceğimi şaşırmıştım. Beklemediğimiz birinden hiç düşünmediğiniz bir sözle karşılaşınca bazen kalakalırsınız ya, sözün bittiği noktalardan biriydi bu da!!..

Bulun ulan denmiyor


13 Nisan 2000

Olay yeri inceleme ekibinden Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Uğur Badem telefon edip ziyaret etmek istediğini söyledi. Vakfa davet ettim, geldi.

Çalışmalarına devam ettiklerini, araştırmalarını sürdürdüklerini söyledi. Ama biraz sıkıntılı bir hali vardı. “Güldal Hanım, bize bulun diyorlar” dedi.

“E başka ne söyleyeceklerdi ki” diye sorunca, “Bulun ulan! denmiyor. MİT, Emniyet, siyaset arkamızda tam durmuyor” diye cevap verdi. Gene aynı yere gelmiştik. Huzursuz adamın yüzüne baktım ve “Çözseniz de çözmeseniz de benim için bu olay bitmiştir” dedim.

“Nasıl yani?!” diyerek hayretle yüzüme baktı.

“Devletin içinde bir kırılma var. Dramatik bir kırılma… Yok mu?”

“Var.”

“İşte bu olayı gerçekten tüm bağlantıları ve ayrıntılarıyla çözerseniz bu kırılmanın biraz düzelip, olayların bu ülkenin yararına gelişeceğini; tüm bağlantıları ile ortaya çıkarıp çözmezseniz her zaman olduğu gibi bu ülkenin çıkarlarını pek dikkate almayanların kazanacağını ve kırılmanın daha da derinleşeceğini düşünüyorum” dedim.

“Biz elimizden geleni yapacağız” diyen mutsuz ve huzursuz adamı yolcu ettim.


Nisan-Mayıs 1993

MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ile görüşmek istedim. O sırada Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri olan Timur Erkman’ın Mülkiye’den arkadaşı olduğunu da öğrenince Erkman’dan görüşme isteğimi müsteşara iletip iletemeyeceğini sordum. Bir süre sonra Timur Erkman aradı, görüşmeyi kabul ettiğini söyledi. 1993’ün son aylarının birinde, bir akşam Erkmanların evine gittim.

Nezaket cümlelerinden sonra, Köksal yanıma gelerek, yavaş bir sesle “Sizi temin ederim ki hanımefendi, benim başında bulunduğum teşkilatın, eşinizin öldürülmesi olayıyla bir ilgisi yoktur” dedi. “Teşkilatınıza hâkim misiniz beyefendi?” diye sordum. Sorumun ardından alnında beliren iri ter damlalarına gözüm takıldı. Boncuk boncuk terlemenin ne demek olduğunu böylece görmüş oldum.

“Bu nasıl bir soru böyle!..” deyince, “Uğur öldürüldüğünde teşkilatın başına geçeli daha 3 ay olduğu için böyle sordum” dedim. “Tabii ki hâkimim, öyle diyorsam öyledir” dedi. “Bu suikastı siz nereye bağladınız? Bir araştırma yapmışsınızdır, nasıl bir sonuca ulaştınız? Ne var bu olayın arkasında, onu öğrenmek istiyorum” dedim.

“Bir dış ülke diyebiliriz.”

“Sönmez Bey, bu işi açıkça konuşalım. Bu ülke hangi ülke ve nasıl bir bağlantı olduğunu söyler misiniz” dedim.

“İran, diyebilirim.”

“Peki, o zaman Sönmez Bey, sizi hangi veriler ve hangi bulgular İran’a götürdü? Ne sizi İran’a götürdü bu olayda?”

“Sezgilerimizle ulaştık.”

“İran’ın arkasında kim var?”

“Bilmiyorum. Hem ayrıca, bir tek faili meçhul cinayet eşinizinki değil ki Güldal Hanım. Bir sürü faili meçhul cinayet oluyor.”

Basında, Batman’daki cinayetleri Hizbullah adlı bir örgütün işlediği gündeme getiriliyordu. Sordum:

“Basın da bu yönde haberler çıkıyor. Batman’daki cinayetlerin arkasında Hizbullah örgütü mü var?”

“Hizbullah adında bir örgüt yoktur.”

Gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonraki anılarını “İçimden Geçen Zaman” adlı kitapta toplayan TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, kitabın “sessizce çoğalmanın bir başka yöntemi” olduğunu belirterek “Cinayetleri işleyenler on yıl boyunca, hatta daha fazla, ülke içinde rahatlıkla dolaşmışlar, yeni cinayetler işlemişler ve yakalanmamışlar” dedi.

Belleksiz bir toplum olunmaması dileğini bir kez daha vurgulayan Güldal Mumcu, Cumhuriyet’in, kitabına ilişkin sorularına şu yanıtları verdi:

-“İçimden Geçen Zaman” kitabı, anıların derlenmesi değil sanki…

– Suikasttan sonra kişisel olarak, aile olarak ve toplum olarak yaşadığımız birçok olay var. Böyle suikastlardan sonra öldürülen kişinin yakınlarının yanı sıra topluma da büyük sorumluluklar düşüyor. Bir soruşturma başlatılıyor ve ardından belki bir dava açılıyor. O soruşturma ve davayı, öldürülen kişinin ailesi kadar toplumun da sıkı bir şekilde izlemesi gerekiyor. Uğur’un öldürülmesi olayında, hem toplum, hem de aile yakınları çok yakından bu işi takip etti. Bu çok önemliydi. 24 Ocak 1993 sabahından başlayarak yaşadığımız süreci “İçimden Geçen Zaman” adıyla kitaplaştırmamın nedeni, gelişmeleri, gelişmelerin ardında sezdiğim savsaklamaları, kimi zaman kötü niyeti, kimi zaman boş vermişliği, kimi zaman örtülü imaları toplum ile paylaşmak bir görevdi, ben bu görev ve sorumluluğu yerine getirmek istedim. Tıpkı, her yıl düzenlediğimiz “Adalet ve Demokrasi” haftalarında olduğu gibi belleksiz bir toplum olmamamızı sağlamaya yönelik bir çabadır “İçimden Geçen Zaman” adlı kitap. İşte bu hedefe yönelik bir sorgulamadır da aynı zamanda. Örneğin, o günden bugüne sorulan ve sorulmaya devam eden “Suikastın gizi çözüldü mü” sorusuna yanıt aramayı sürdürmektir.

‘Bu işi devlet yapmıştır!’

– Giz çözüldü mü sizce?

– Bir olayın gizinin çözülebilmesi için, o olayın tüm ayrıntılarının açığa çıkması gerekir. Kitapta bir kez vurguladığım gibi, davayı ilk soruşturan DGM savcısı Ülkü Coşkun Şubat’ın 18’inde, yani olaydan 25 gün sonra, eve benim bilgime başvurmaya geldiğinde “Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer” demiştir. Olay anından itibaren soruşturmaya yeterli özen ve duyarlılık gösterilmemiştir. Ülkü Coşkun’un bu sözleri üzerine hiçbir şey yapmayabilirdik. Ama izledik ve bir yıl sonra, Adalet Bakanlığı’na bir dilekçe verdik; soruşturmanın ne aşamaya geldiğini öğrenmek istediğimizi, savcının söylediklerinin ne anlama geldiğini sorduk ve soruşturmanın savsaklandığını belirttik. Adalet Bakanlığı soruşturma başlattı. Bakanlık müfettişleri, Ülkü Coşkun’un soruşturmayı savsakladığı sonucuna ulaştılar ve disiplin cezası verilmesini istediler. Fakat bu istem uygulanmadı. Bu istemin uygulanması için Askeri İdare Mahkemesi’ne başvurduk, çünkü Ülkü Coşkun askerdi. Askeri İdare Mahkemesi, bu cezanın uygulanamayacağını, neden uygulanamayacağı konusunun da açıklanamayacağını, çünkü bunun devlet sırrı olduğunu söyledi. 1997 yılında TBMM’ce Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu kuruldu. İşte bu sürecin ayrıntılarının anlatılması gerekiyordu. Toplumun belleğine aktarılması gerekiyordu. Dahası, dersler çıkarılması, tarihsel bilincin açık tutulması için derli toplu bir kaynağa da gereksinim vardı. Kitap, bu amacı da yerine getirecektir.

– Kitabınız ‘belleksiz bir toplum’ olmama hedefine yöneliyor galiba…

– Uğur’un ölümünden 10 yıl sonra, onu aramızdan aldıkları yerde yaptığım konuşmada; orada toplanan yurttaşlara, “Ruhunuz titreyerek, içiniz yanarak, insanlığına olan sevginiz tükenmeden, aklınızın yol göstericiliğinde soru sorarak terörün aramızdan aldıklarını unutmadan, sessizce ve çoğalarak, on yıl boyunca buraya geldiniz. Bundan sonra da geliniz. Bugün burada yaptığım bu konuşmadan sonra artık konuşmayacağım. Ve ben de yaşadığım sürece her yıl, buraya sizlerle sessizce çoğalarak geleceğim” demiştim. Sanırım, “İçimden Geçen Zaman” kitabı, sessizce çoğalmanın bir başka yöntemi.

Devlet tetikçinin ardını merak etmez mi?

– Mumcu davasının sonucuna da değiniyorsunuz kitapta. Gerçekten sonuçlandı mı dava?

– Uğur Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu’nun ardından, İçişleri Bakanlığı’na başvurarak komisyon raporunun istemlerinin yerine getirilip getirilmediğini ve sonucun ne olduğunu sorduk. Bütün bu girişimlerin sonunda yeni bir ekip kurulduğunu öğrendik ve “Umut Operasyonu” başladı. Bu operasyon sonucunda Kudüs Ordusu Savaşçıları adı altında bir örgüt yakalandı ve dava açıldı. Davaya baktığımızda, bu örgütün, yalnızca Uğur’un değil, Üçok, Aksoy, Kışlalı ve bazı yabancıların öldürülmesi ve bombalama olaylarını da gerçekleştirmiş olduklarını gördük.

Dava sonuçlandı. Ama bu kişilerin arkasında, bunlara emir veren kişi, kişiler ve örgütlerin ne olduğu ve bağlantıları aydınlanmadı. Bu kişiler bu cinayetleri işlemişler ve on yıl boyunca, hatta daha fazla, ülke içinde rahatlıkla dolaşmışlar, yeni cinayetler işlemişler ve yakalanmamışlar. Bu ülkede böyle rahatça dolaşabildiklerine, kolaylıkla yurtdışına çıkıp girebildiklerine göre, bu kişilere bu rahatlığı sağlayan güç neydi? Herhalde onlar akıllarına estiği için ya da haydi ortalığı karıştıralım diyerek Uğur’u, Aksoy’u, Üçok’u, Kışlalı’yı öldürmemişlerdi. Bu nedenle yalnızca tetikçilerin ortaya çıkarılmış olması, bu olayları yapanların ya da yapılma nedenlerinin tümüyle aydınlatıldığı anlamına gelmiyor.

Bu suikastı gerçekleştirenlerin ardındaki güçler tümüyle ortaya çıkmadığı sürece, bu cinayetlerin hepsi faili meçhul. Sırf tetikçileri bulup bunların arkasındaki yapılanmayı tümüyle ortaya çıkarmamak işin kolayına kaçmak olur. Hatta işin siyasi yanını göz ardı etmek olur. Uğur’un ve diğerlerinin öldürülmeleri, sıradan, adi cinayet vakaları değildir. Olayların soruşturmalarını DGM üstlenmiştir. Demek ki, bu cinayetlerde devlet kendine yönelik bir tehdit olduğunu kabul etmiş. O zaman, devlet, kendi varlığına tehdit olarak işlenen bu cinayetlerin arkasında kimlerin olduğunu merak etmez mi? Geride kalan yakınlarına, işte tetikçiler, ardındakileri daha fazla sormayın deme hakkına sahip midir?

TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’nun, gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’ten sonraki anı ve gözlemlerini aktardığı “İçimden Geçen Zaman” adlı kitabı bugün okuyucularıyla buluşuyor. Kitapta, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderdiği, Güldal Mumcu’ya “Soruşturma için önümüze duvar örülüyor” demediğine ilişkin iletiye de yanıt niteliğinde ayrıntılar bulunuyor. Güldal Mumcu, Ağar’ın bu sözleri söylediğine ilişkin kanıtları kitapta sunuyor. Kitapta ayrıca, Güldal Mumcu’ya ve Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhun Mumcu’ya neden koruma polisi verildiği ayrıntılandırılıyor. Kimin Güldal Mumcu ve çocuklarına yurtdışına gönderme önerisinde bulunduğu, hangi uluslararası örgütlerin Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’na ne gibi istemlerle geldikleri anlatılıyor.

Işık Kansu – Cumhuriyet

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.