Mizah ve düşün hayatımızın büyük ustası Aziz Nesin ölümünün 18.yılında anılıyor. ‘Direniş’ günlerine denk gelen ölüm yıldönümünde Aziz Nesin’i anıyor, Cansu Fırıncı‘nın “Ölüm yıldönümünde Aziz Nesin’i doğurmak!” başlıklı yazısına yer veriyoruz.

Şimdi gözümü kapatınca, ilkin Bursa sokaklarında sürgünde görüyorum seni. Aç biilaç dolanıyorsun sokaklarda. Bir yokuşun başına kıvrılınca eski bir okul arkadaşın çıkıyor karşına. O da tanıyor seni, sen ona doğru koştukça o gerisin geri. Sonunda yakalıyorsun, gizliden para tutuşturuyor eline, bir daha beni görürsen aman ha tanıma, deyip uzaklaşıyor öylece. Ama sen taşı sıksan suyunu çıkarırsın ya, şıppadanak bi iş uyduruyorsun kendine. Hafızsın ya, bir kahvede Kur’an öğretiyorsun gençlere. “Komünist İmam”lık kısa sürüyor gerçi, olsun biraz da olsa karnın doyuyor işte.

Gözümü açıp tekrar yumuyorum. Sen yumuyorsun gözlerini bir kütüphanede. Malum, kitap giren yere polis girmez. Aranıyorsun. Hem de öyle bir aranıyorsun ki bir haftadır çıkmadığın kütüphaneden cuma cuma, yetti artık, deyip çıkıyorsun. Şimdi bana kalırsa, kütüphanenin kapısına “Cuma’ya gittim döneceğim” yazılı bir not da bırakmışsındır ya, elimde belge olmadığından susuyorum.

Babam keçileri kaçırdı!

Halitağa’dan rıhtıma inen yolda yürüyorum şimdi, sen kafanı kaldırıyorsun, ben birahaneyi görüyorum. İçeri dalıyorsun. Bir bira, buz gibi. Oldu olan, bir bira daha, felekten bir gün çalacaksın işte. Derken, gözlerini kapıyor, güzel bir hatun hayal ediyorsun. Yanına oturuyor, kolunu omzuna atıyorsun. O her seferinde daha işveli, daha cilveli “Aziz” diyor sen de “canım”. Derken kadın omuzlarından sarsıyor seni. O sırada ben kadına bakıyorum, kadının bıyıkları çıkıyor, sen bakıyorsun kadın üniforma giyiyor, ben bakıyorum telsiz sarkıyor pantolonundan… “Aziz Efendiii, Aziz Efendiii kendine gel kendine” diyor kalkıp inen bıyık. Kıs kıs gülüyorum bir köşede.

Levent tarafında mıydı o ev? Şimdi çıkartamıyorum ben, hani o zamanlar her yer ormanlıktı orada, sincap daldan dala düşmeden atlardı. Böyle bahçeli bir ev. Üç çocuk bir de sen. Keçileri aldığın ev o ev miydi anımsayamadım birden. Para kazanmak için yapmadığın iş yok. Evde desen bulaşık sende, çamaşır sende, yemek sende. Türkiye’nin ilk fotoromanını çıkartıyorsun sanırım bir yandan. Çocukların süt içebilsin diye de keçi almışsın evine. Bir yanda keçiler bir yanda keçiden de inatçı sen. Anlaşamadınız tabii. Şimdi küçük Ateş, ağıldan kaçıp giden keçileri peşinden de koşan seni görünce içeri ağabeyleri Ali ve Ahmet’in yanına seyirtiyor: “Koşuuunnn, babam keçileri kaçırdıııı!” Karınlarına ağrılar girmişti o gün Ali ile Ahmet’in, dün gibi hatırlıyorum.

Kemal Özer’in Sovyetler’den taşıdığı

Manavdan alınan meyvelerin kese kâğıtlarını hiç atmazdın. Onlara kurucusu ve başkanı olduğun TYS’nin yönetim kurulu toplantılarında aldığınız kararları not ederdin. Sana tutumlu diyorum ama sen anla işte adlı adınca pintiydin! Doğal bu, çok yokluk gördün… Ama çok çalışkandın. TYS yönetim kurulunda yapılacak işler listesinin yanında hep arapça harflerle Aziz Nesin yazılıydı.

Bir de eski ayakkabılar meselesi var. Şimdi Sovyetler Birliği’ndeyiz. Sen Yazarlar Birliği’nin davetlisisin. Kemal Özer de yanı başında. Ben de hemen arkanızdan gidiyorum tam o ana. Vitrinde ayakkabı görüyorsun. Nasıl oldu bilinmez, paraya kıyıyorsun. Ayakkabıyı alıyorsun. Hikâye burda değil elbet. Kemal Özer’in senden önce yurda dönmesi gerekli. Ona bir paket veriyorsun. Sonra kulağına eğilip “sakın ha bu paketi kaybedeyim deme, ben gelinceye kadar da açma” diyorsun. Ben o anda gözlerindeki o muzip ışıltıyı seçiyorum ama konduramıyorum da. Kemal Ağabey sınırdan memlekte giriş yaptığında boncuk boncuk terliyor. Ya polis kutuyu açar da bakarsa? Sonra Varlık dergisindeki ofise geçiyoruz. İlk gün mis, tertemiz hava. İkinci gün hafiften bir ekşilik, üçüncü gün biraz mide bulantısı. Kemal Ağabey’in gözleri senin kutuda. Ama açamıyor da tutup. Sen açma demişsin ya. Bu böyle birkaç gün daha gidiyor. Her yere bakıyoruz birlikte, yemek artığı mı kaldı bir yerde, fare mi öldü, cık. Yok allah yok. Sonunda “yetti gari” diyip açıyor Kemal ağabey kutuyu. Taa Sovyetler’den Türkiye’ye eski ayakkabılar gönderilir mi be usta!

Sahi, şimdi anımsayamadım ilk öykü kitabını kendi adınla basınca satmamıştı da sonra ikinci baskısında bir Amerikalı yazar adı uydurmuştun da çok satmıştı, neydi o isim ya hu?

Bu Sabahattin Ali midir?

Ha, bir de polisin toplamadığı zamanlarda yayınlanan mizah dergisi Marko Paşa… Dergi çıkıyor sen içerdesin, sen çıkıyorsun dergi içerde! Haa bak arada verdiğin muzip ilanlardan şu küçük ilanın aklımda: “Karımı kaybetttim! Yenisini alacağımdan eskisi hükümsüzdür!”

Sonra o acı mahkeme salonlarından birinin kapısındasın. Sabahattin Ali öldürülmüş. Cesedi ortada yok. Adını bağırıyor mübaşir. İçeri giriyorsun. Bir çuvalı açıyorlar şimdi. İçinde kemik parçaları, kurtlanmış et parçaları… Kara sinekler fışkırıyor içinden. Soruyor hakim: Bu Sabahattin Ali midir?

’80’deyiz. O uzun karanlıkta. Aydınlar Dilekçesi’ni hazırlıyorsun. Delisin işte. Bildiğin deli. O kısacık boyuna o kadar uzun cesareti nasıl sığdırıyorsun. Kitaplarını üst üste dizip, geç bakalım yanına diyorum, bakıp bakıp gülüyorum, bunca kitap devrilse sen altından kalkamazsın! Buna hükümet nasıl dayansın!

Zübük, demişken Zübük’ün ceketi bu günlerde çok ünlü oldu, bilesin. Bir de Hitler intihar etmemiş, adam resmen yaşıyor. Yazarsın artık bi vakit.
Gözlerim kapalı şimdi. Bir kızıllık çalıyor göz kapaklarıma. Açıyorum, sen bir yataktasın, yanında Hidayet Karakuş. Ona, “sen benden gençsin dayanırsın, beni şöyle yatağa uzat da şu alçaklar beni biçimsiz bir vaziyette bulmasınlar”, diyorsun. Ölümle burun burunasın, verdiğin sosyalizm mücadelesini cesedin üzerinden yıpratamasınlar istiyorsun… Biliyor musun, sana çok gülüyorum ama anımsadıkça güldüğüm kadar ağlıyorum. Gülerken ağlamak, ağlarken gülmek, zıtların bir aradalığı ve çatışması…

Kapsüle karşı mizah atmak

Sivas ’93… Ve uyarıyorsun, hakim bunlardan, avukat bunlardan, savcı, doktor, bürokrat, mühendis bunlardan, Türkiye çok kötü bir yere gidiyor…

İşte onlar iktidar oluyor. İnsanlar 11 yıl susuyorlar. Sonra alana sen çıkıyorsun. Her yerde sen varsın. Senin mizahın var. Sloganlarda, marşlarda, duvar yazılarında, “twitter”da, gazete manşetlerinde, konuşmalarda, susuşmalarda, duruşmalarda, koşuşturmalarda, soruşturmalarda, durmalarda.

Onlar bize kapsül atıyor biz onlara mizah!

Diyeceğim şudur ki usta, bizimki üç çocuk istiyordu. Herkes içindeki Aziz Nesin’i doğurdu. Şimdi ölü denebilir mi sana? Yaşıyorsun işte.

Cansu Fırıncı
haber.sol.org.tr/kultur-sanat/her-yerde-senin-mizahin-var-haberi-75909

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şeyler söylemek için içeride olman gerek.