Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi. Şu anlaşılamayan, zapt edilemeyen lisanla o ses güya Ahmet Cemil’in babasının matemine, İkbal’in mezarına, Lamia’nın uçmuş hülyasına, şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri, acıları, tahlil ve ifade edilemeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu.

Bir müddet bu gaşy haletine benzeyen hissiyat içinde kaldı, şimdi o ses artık büsbütün uzaklaşmış hemen kaybolmuştu; artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi.

Ayağa kalktı; kendi kendisine: “Evet, oraya gideceğim, o sade hayat içinde, ölmüş emellerimin sâkit türbesini orada kuracağım” diyordu.

Odasının kapısını açtı, ah! Bu oda! Bu ruhunun enisi ve mahremi odacık! Buradan müebbet bir iftirakla ayrılmak lazım geliyordu.

Göğsü ufak bir teessür ahıyla şişiyordu, bu oda, bu ev; bunlardan ayrılmak icap ediyor öyle mi? Merdivenden inerken orada, taşlıkta İkbal’in tabutunu, ebedî bir sefer için, azimete müheyya görüyor gibi oldu. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. Biraz durdu, bir veda nazarıyla bu evi selamlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı, burası nice tatlı, acı hatıraların medfeniydi, tatlı ve acı, fakat onların hepsi kalbinin muazzez, muhterem servet hazinesiydi.

Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. O daha küçük bir çocuktu; buraya nasıl bir telaşla taşındıklarını, babasının o günkü çocukçasına sevincini, fesini kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Ah, o vakit ve ondan sonra babası ölünceye kadar nasıl mesuttular! Lakin daha sonra?

Ahmet Cemil artık tahattur etmek istemedi; bu hatıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamaya başlıyor, kararının metanetine zaaf veriyordu, dimağına hücum eden o hatıraları silkinerek def etmek istedi; annesinin yanına girdi.

İkbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münasebet her zamandan ziyade tahassüse meyyal bir rikkat kesb etmişti. Bu iki mecruh kalp birbirine takarrüb için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu; her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu örtmek isterler gibiydi. Bu valide kızını kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor, geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu.

Ahmet Cemil bugün yanına girince annesini o vakitten beri mutadı olan dalgın vaziyette buldu; Sabiha Hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş, her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı, örtülü nigâhını müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi, onu bir tebessümle karşılamak istedi. Fakat bugün Ahmet Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu; bugün söylemek, annesine son kararını vermek için geliyordu. Ta yanına kadar gitti; senelerden beri –ta şu kadar bir çocukken bile vakarına muhalif gördüğü zamanlardan beri- aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. İnsanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler. Annesinin yanına oturdu. Kollarıyla onun zayıf, kuru vücudunu sardı, gözlerini gözlerine dikti; bir müddet öyle, şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmaya ne kaybolmaya cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar; sonra Ahmet Cemil:

-Anne! dedi, bu hitabı sıcak bir tesliyetle kalbini yıkayarak tekrar etti:

-Anne, müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Hani ya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte yine öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa…  Ah! Bilsen, anneciğim, bugün okşanmak, sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususuyla çocuk olmak, o mesut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. Bugün dizinin, senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın, bilsen, o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış, parçalanmış bir hayat duruyor. Ah! Ben hayatın, o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta, mecruh, tedaviye muhtaç olarak avdet ediyorum… Ağlıyor musun, anne? Oh! Ağla, ağla, biraz o yaşlar yüzüme, saçlarıma dökülsün, onların pak ve mukaddes katreleri altında şifa bulmak isterim, yalnız bugün değil, daima, ölünceye kadar… Değil mi anneciğim, sen beni bunlarla iyi edeceksin, bunlarla bana kuvvet vereceksin, değil mi? Fakat burada değil, burada matemlerimiz var, babam var, kardeşim var, ondan sonra benim kendi ruhsuz cesedim var, üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. Seninle uzaklara gidelim, o kadar uzaklara ki nefsimizi orada tanıyamayalım, kendimize başka bir cihanda, başka bir hayatta başka mahluklar nazarıyla bakabilelim… Değil mi anneciğim, benimle beraber oraya kadar geleceksin, beni şu mukaddes, şu muhterem gözyaşlarınla iyi edeceksin, değil mi?

Dergâh Yayınları, s.309-311


Bu pasaj, biryudumkitap.com‘un günlük elektronik posta servisinden alıntıdır.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.