Hektor’un Troyalılarca unvanı “atların terbiyecisi” idi.

Hititlerin Boğazköy’deki (Pterium’daki) arşivlerine göre Troya Savaşından yüzyıllarca önce Akha prenslerinin savaş arabası kullanmak için Boğazköy’e yani Hitit başkentine geldiklerini yazmış olmaları anlamlıdır.

Bütün Troya savaşını yazmak pek uzun olur. Ama Akhilleus’un arkadaşı Patroklos, Akhilleus’un zırh ve silahlarını alarak Troyalılara saldırır. Kendisi Hektor tarafından öldürülür. Homerik şiirin en görkemli noktalarından biri arkadaşının öldüğünü duyan Akhilleus’un kederidir. Akhilleus, çadırdan birdenbire silahsız olarak çıkar, düşmanın karşısında dimdik durur; başından büyük bir ateş ve alev çıkmaktadır. Bu haliyle Akhilleus, Troya Ovasına doğru bağırır. Troya savaşçıları ile ataları çıldırasıya bir kaçışla dağılırlar. Bu noktada yani iki bin yüzüncü “heksametr”de Akhilleus’un öfkesi bölümü biter.

Troya Savaşında Skamandros Nehri bile kabararak yurttaşları Troyalılara yardım eder ve korkunç burgaçlarıyla Akhilleus’u boğmaya kalkışır. Önünde sonunda Hektor Akhilleus tarafından öldürülür. Hektor’un babası gidip oğlunun cesedini ister. Akhilleus ona acır. Ceset Troya’ya götürülür. Troya’ya bir sürü felaketlerin gelmesine sebep olan Helene’ye Troya’da iyi gözle bakmazlar. Helene, Hektor’un cesedini görünce, “Bütün Troyalılar bana çatardı. Ama sen Hektor, her zaman bir insan, arkadaş insandın. Bana hiç fenalık etmedin. Senin tatlı gözlerin bana her zaman teselli oldu” der. Hektor’un yası dokuz gün sürer. Bu yasla birlikte Homeros’un İlyada’sı sona erer.

Troya, sonunda bir tahta at hilesiyle zaptedilir. Ahşap bir at yapılır. İçine birkaç Yunanlı saklanır. Yunanlılar bu atı karargâh kurmuş oldukları yere bırakarak gündüz gemilerine binip ayrılırlar ve hemen oracıktaki bir adanın arkasına saklanırlar. Karargâhta bırakılan bir Yunanlı bu atın Tanrıça Athena’ya ithaf edildiğini ve Troyalılar tarafından kente alınmaması ve Troya’nın Tanrıçanın lütfuna mazhar olmaması için de Yunanlıların onu böyle büyük yaptıklarını söyler.

Troyalılar tahtadan atı, kentin duvarını yıkarak içeri alırlar. Tahta atın karnında gizlenenler, gece Troya’nın kapısını açarlar ve görünmeden kıyıya dönmüş olan Yunanlılar, kente girip onu zaptederler. Bu bir savaş değildi, bir kasaplıktı. Çünkü evlerinde uyumakta olan Troyalılar silahsız yakalanmışlardı.

Ertesi sabah, gün ağarınca Anadolu’nun en mağrur kentlerinden biri olan Troya yağma edilen ve tütmekte olan bir enkaz yığınıydı. Troya’nın bütün erkekleri öldürülmüştü. Kent halkından yalnızca kadınlarla çocuklar kalmıştı. Gün doğduktan biraz sonra kadınlardan, yetişkince olan oğlan çocukları da alındı. Kadınlar denizler aşırı köleliğe sürüklenmeyi bekliyorlardı.

Bu kadınların arasında ihtiyar kraliçe Hekabe ile gelini Hektor’un karısı Andromakhe göze çarpıyordu. Yere yığılmış olarak duran Hekabe, Akha gemilerinin hazırlandığını ve kentin yanmakta olduğunu görüyordu. Kendi kendine, “Artık Troya yok! Ben kimim? İnsanların koyun sürüsü gibi sürdükleri bir köle, evi yurdu olmayan ak saçlı bir kadın!” diye düşünüyordu.

Uzakta gemilere bindirilmekte olan ufak oğlan çocukları, “Ana, beni kara gemilere bindiriyorlar, seni göremiyorum anacığım!” diye acı acı bağırışıyorlardı. Orada çocuğunu bağrına basan bir ana vardı. Bu, Hektor’un karısı Andromakhe idi; oğlu (hani şu babasının miğferinden korkan Astyanaks) için “O kadar küçük ki, onu benden almazlar” diye düşünüyordu. Ama Yunan karargâhının kara tellalı gelip karşısında durdu. Adamın söyleyeceğini söylemeye dili varmıyordu. Andromakhe’nin gözleri yuvalarından uğradı. Çocuğu göstererek, “Yoksa benimle beraber kalmayacak mı?” diye sordu. Hayır, çocuk ölüme mahkûm edilmişti. Çocuk Troya kentinin en yüksek duvarından atılarak taşların üzerinde parçalanacaktı. Az sonra çocuğun kanlı parçalarını anasına getirdiler. Hekabe’nin en güzel kızı Polyksene’yi de sürüklediler. Akhilleus’un mezarı üzerine onun boğazını keserek Akhilleus’a kurban ettiler. İşte bu Troya’nın verdiği son kurbandı.

Gemiler köleleri çağırdı. Kıyıdan uzak bir feryat göklere yükseldi. “Troya’dan rüzgâr toz ve duman savruluyor, bizler de köleliğe gidiyoruz. Birimiz şuraya, birimiz oraya dağılacak. Troya ilelebet bitti! Elveda canımın canı kentim! Elveda canımın canı yurdum! Elveda o yurdum ki, orada çocuklarımı doğurdum, mutlu yaşadım. İşte şurada, kıyıda, bizi yırtıp götürecek kara gemiler bekliyor!”

Ve işte böylece Anadolu’nun, belki de bütün dünyanın ve bütün insanların en insancıl bir efsanesi sona erer.

Bilgi Yayınevi, Yayınları, s.62-65


Bu pasaj, biryudumkitap.com‘un günlük elektronik posta servisinden alıntıdır.

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.