İnsanın yaratıcılığına gerçekten kim sınır koyacak? Evrendeki fark edilebilir olan her şeyin çoktan keşfedildiğini ve bilindiğini kim savunacak?

Richard Feynman popüler kültürün “aktif, yoğun, bilimsel olmayan” halinden hayıflanırken şöyle demişti; “Galileo’ya bizim dünyamızı göstermek isterim, bu durumda ona büyük miktarda utanç göstermem gerekir”. Bu bir noktaya kadar doğru ve trajik olabilir; geçtiğimiz milenyumda yapılan bilimsel gelişmelerin büyük bir kısmını Galileo’nun kendisine, yani modern bilimin babasına borçluyuz. Son günlerde gerçekleşen papanın istifa etmesi olayı ışığında; Galileo’nun – Bilimsel Devrimi ateşlediği; güneş merkezlilik keşfi ile Dünyayı cennetlerin merkezindeki tahtından indirerek yarattığı – bilim ve din arasındaki uçurumdaki devasa etkisini yeniden değerlendirmek uygun olacaktır.

1615 yılında, Roma engizisyonu, Galileo’nun inanışa ters düşen güneş merkezli evren modelini soruşturmaya başlamıştı. Kendisine nasıl destek alacağını bilen Galileo, Toskana Büyük Düşesi olan Lorraine ailesinden Christina’ya mektup yazdı. Discoveries and Opinions of Galileo (Galileo’nun Keşifleri ve Fikirleri) adlı eserde bulunan bu uzun mektup, bilim ve kutsal kitap arasındaki ilişkiyi keşfediyor. Galileo, “mevzubahis şeylere düşmanca yaklaşmaktan çok onu keşfeden kişiye düşmanca yaklaşan” eleştirilerden şikâyet ediyor. Sonrasında, Susan Sontag‘ın beş yüz yıl sonra taslağını çizeceği “herhangi bir iddiayı çürütmenin üç kuralını” takip ediyor ve kutsal metinlere duyulan kör bağlılığın neden bilimsel gerçekliğin geçerliğini yok etmek için kullanılmaması gerektiği konusunda etkileyici ve güzel bir neden ortaya koyuyor.

Şöyle başlıyor:

Yüce Büyük Düşes Anne’ye:

Yüce Efendimizin de iyi bildiği üzere, birkaç yıl önce cennetteki, bizim çağımızdan önce hiç görülmemiş olan şeyler keşfettim. Bu şeylerin yeni olmaları ve de akademik filozoflar tarafından desteklenen fiziksel kavramlara karşı zıtlıkları – adeta o şeyleri ben kendi ellerimle, doğayı kızdırmak ve bilimi altüst etmek amacıyla gökyüzüne yerleştirmişim gibi – birçok sayıda profesörün bana karşı ayağa kaldırdı. Bilinen gerçeklerin artışının; bazı sanatların – eksilmesini ya da yok edilmelerini değil de – incelemesini, kuruluşlarını ve büyümesini teşvik ettiğini unutmuşa benziyorlar.

Tüm bunlarla kendileri ilgilenmiş olsalardı, onların da sezgileri onlara göstermiş olacaktı. İnkâr etmek ve onaylamamak istedikleri yeni şeylerin gerçekliğinden çok kendi sabit fikirlerine daha büyük bir düşkünlük gösteriyorlar. Bu amaçla, anlamsız iddialarla dolu çeşitli yazılar yayınladılar ve çeşitli cezalar ortaya attılar; ayrıca bu metinleri, kendi amaçlarına hiç de uymayan ve düzgünce anlamayı başaramadıkları İncil paragrafları ile bir araya getirme hatasına düştüler.

[…]

Bu adamlar, yapmacık dinleri ve İncil’in otoritesi üzerinden kendilerine, kendi yanılgıları için bir kalkan üretme kararı aldılar. Bunlar, onların anlamadığı ve hatta dinlemedikleri iddiaları çürütme konusunda küçük bir yargıyla öne sürdükleri şeylerdi.

Galileo, insan ruhunun takdir etmek yerine sataşma eğiliminden yakınıyor; bu günümüzde de ağlardaki anonim şeyler sayesinde gördüğümüz bir şey. Şöyle yazıyor:

Bir insanın, ona cesaret verebilecek durumlardan çok, ne kadar haksız yere de olsa, komşusuna eziyet etmesi ve bundan kendisine pay çıkarması insanın doğasında vardır.

Galileo, kritik düşünce ve derin anlamsal yansımalar yapmadan İncil metinlerinin oldukları gibi alınması eylemini kınıyor – bu günümüzde bile yaratılış ve evrim; evlilikte eşitlik konularında da ısrarla sürdürülüyor. Galileo, Neil de Grasse Tyson’un da beş asır sonra iddia edeceği gibi; mantık ve kanıtın bir kenara bırakılmasının hem ruhsal hem de zihinsel bir üşengeçliğin belirtisi olduğunu öne sürüyor:

Şimdi, üzerime haksız yere atılan bu yanlış iftiralar konusuna gelince; din ve itibar konularındaki yargılarına büyük saygı duymam gereken bu adamların önünde kendimi savunmam gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, bu adamların bu fikri inkâr etmek ve onu yalnızca yanlış değil, aynı zamanda inanışa ters olarak kınamak amacıyla ürettikleri detaylardan söz etmeliyim. Bu maksatla, kendi riyakâr din coşkunlukları üzerinden bir kalkan ürettiler. Kendi düzenbaz amaçlarına vaizlik yapmış olacakları İncil’den yardım isteme işine koyuldular. İncil’in anlamı ve yüce Babaların maksatlarına ters düşen bir şekilde, eğer yanılmıyorsam, saf fiziksel meseleler konusunda bile bu tarz – inanç içermeyen – otoriteler sundular. Derinindeki anlamın daha farklı bir şey ifade ediyor olması ihtimaline rağmen; birkaç İncil paragrafı adına bizlerden hep birlikte hislerimizin mantık ve kanıtlarını bir kenara koymamızı istediler.

[…]

İnanç ile ilgisi olmayan bu karşı önermeler içerisinde bile, yalnızca açık iddialar veya muhtemel iddialar tarafından desteklenen ve serbest bir şekilde sergilenemeyen bütün insan yazımı olan şeylerin üzerinde bu otorite tercih edilmelidir. Kutsal bilgeliğin tüm insan yargılarını ve varsayımlarına üstün geldiği derecede bunu ben de gerekli ve uygun görmekteyim.

Fakat bize his, mantık ve zekâ bahşetmiş olan aynı Tanrı’nın, onları kullanmayı bırakmamızı planladığına ve bu şeyler aracılığıyla kazanabileceğimiz bilgileri bize başka yollarla vermeyi planladığına inanma konusunda kendimi mecbur hissetmiyorum. Çünkü Tanrı, doğrudan deneyimler ya da gerekli sergilemeler aracılığıyla gözlerimizin ve zihinlerimizin önüne konulmuş olan fiziksel konularda, hislerimizi ve mantığımızı reddetmemizi istemezdi.

Kutsal kitaptan gerçeklik çıkarmak konusunda yorumcular ve anlam üreticilerin önemini vurguluyor ve bir fikri – dâhice olduğu için değil – yalnızca popüler ve kolay olduğu için üretmek eğilime karşı bir uyarıda bulunuyor:

Hem İncil’i hem de bilimi güzel bir şekilde anlamayı beceremeyen insanların sayısı, onları anlayan insanların sayısından çok daha fazla. Anlamayı beceremeyen, İncil üzerinde üstünkörü bir bakış açısı ortaya koyanlar, yanlış anladıkları ve farklı amaçlarla kutsal yazarlar tarafından kullanılan bazı kelimelerin gücü konusundaki her fizik sorunsalı kararında kendilerine bir hak iddia edeceklerdir. Diğer, az sayıda anlayan insanlar ise; kendilerini bıkmadan en güç disiplinlere harcamaktansa, sırf çalışma ve çaba ortaya koymaksızın dâhilik itibarı kazanmak daha hoş olduğu için birçok takipçi edinen bu çoğunluktaki insanların öfke seline set çekemeyeceklerdir.

Einstein ve Tagore‘nin de yüzyıllar sonra tartışmış olduğu, “Evrenin Gerçeği” ve “insanın gerçeği” konuları arasındaki aynı uyuşmazlıktan bahsederek Galileo, kutsal olana verilen bir panzehirdense, doğanın kendisinin bir kutsallık gösterisi olduğuna işaret ediyor:

İncil’in, her insanın anlayışına bağdaştırılabilmesi için; mutlak gerçekten farklı gözüken birçok şeyden de bahsetmesi gerekir, çünkü kelimelerin açık anlamları söz konusudur. Fakat diğer yandan Doğa acımasız ve değişmezdir; üzerine konulan yasaları hiçbir zaman çiğnemez ya da kendisinin derin yönetim anlamları ve metotları insanlar tarafından anlaşılır olup olmadığı konusunu hiç umursamaz. Bu yüzden, duyu deneyimlerinin gözlerimizin önüne serdiği ya da gerekli sergilemelerin bize kanıtladığı hiçbir fiziksel şey; kelimelerinin altında farklı anlamlar taşıma ihtimali olan İncil metinlerinin ispatları üzerinden sorgulanamaz (ya da kınanamaz). İncil, tüm fiziksel etkileri yöneten şeyler kadar sert bir şekilde her durumun ifadesine zincirlenmiş değildir ve Tanrı’nın, İncil’in kutsal ifadelerinde açıklığa kavuşmuş hali, Doğa’nın hareketlerinde açıklığa kavuşmuş halinden daha az mükemmel değildir.

Galileo, iddialarının tam ortasında, bilgiyi tetikleyen şeyin cahillik olduğunu hatırlatarak şöyle yazıyor:

Bu yüzden, herhangi bir insanın kutsal metinlere el koymasına izin vermemek ve gelecekte herhangi bir zamanda hisler ve gerekli sebeplerin onun zıt halini gösterme ihtimali olsa bile, doğru olabilecek herhangi bir fiziksel sonucu bir şekilde elde etmeye zorlamak, sağduyunun bir parçası olacaktır diye düşünmeliyim. İnsanın yaratıcılığına gerçekten kim sınır koyacak? Evrendeki fark edilebilir olan her şeyin çoktan keşfedildiğini ve bilindiğini kim savunacak? Bunun yerine, tam anlamıyla şunu itiraf etmeliyiz: “Bildiğimiz şeyler, bilmediğimiz şeylere kıyasla çok daha fazladırlar”.

[…]

Şimdi eğer Kutsal Ruh kasıtlı olarak bizlere bu çeşit ifadeleri en büyük amacımıza (yani, ebedi kurtuluşumuza) karşı önemsiz olarak öğretmeyi ihmal ederse; herhangi bir insan nasıl onlar üzerinden taraf tutmanın mecburi olduğunu, inanç için tek bir fikrin gerekli olduğunu ve diğer tarafın da yanlış olduğunu iddia edebilir? Bir fikrin, inanışa ters düşmesine rağmen, ruhların ebedi kurtuluşuyla ilgisi olabilir mi? Kutsal Ruh’un, bizlere kurtuluşumuzu ilgilendirmeyen bir şeyi öğretmeye yönelimine sahip olmadığı söylenebilir mi? Burada en seçkin seviyeye ait bir kiliseden duyduğum şeyi söyleyeceğim: ‘Kutsal Ruh’un amacı bizlere bir insanın cennete nasıl gideceğini söylemektir, cennetin nasıl gittiğini değil.’

Galileo, bir düşünceyi gerçeklik ile bir araya getirme eğilimine sahip olanlar konusunda şöyle söylüyor:

Bir durumun yanlış olduğunu iddia edebilecek olmalarına rağmen; bir durumu yanlış olarak suçlama gücünün onlarda olmadığını isteyerek kabul etsinler.

Bertrand Russell‘ın meşhur sözleri olan; “Fikirleriniz konusunda garip olmaktan korkmayın, çünkü şu anda kabul edilmiş olan her fikir bir zamanlar garipti.” ifadesini paylaşarak – Galileo, kitleler arasında bir popülerlik ortaya koymuyor olsalar bile kişisel inançların arkasında durmaya davet ediyor:

Bana kalırsa, hiç kimse… sanki her şey zaten keşfedilmiş ve kesin olarak açığa çıkarılmış gibi, fiziksel ve dünyevi şeyler konusunda özgürce felsefi düşünme yolunu kapatmamalıdır. Veya yaygın hale gelmiş olan bu düşünceler ile tatmin olmamak, bir düşüncesizlik olarak var sayılmamalıdır. Hiç kimse, diğer insanları en iyi şekilde memnun eden düşünceleri desteklemediği için fiziksel anlaşmazlıklarda küçümsenmemelidir…

Son paragraflarında Galileo, doğrulama sapması ve tamamen anlamaktansa kendisini üstün gören insanlar için bir düşünce yankı odası oluşturan, bilginin filtre baloncuklarına karşı bir uyarıda bulunuyor:

Bir iddianın yanlış olduğuna inananlar o iddia içerisindeki hataları, onun doğru ve kesin olduğuna inanan bir insandan daha kolay şekilde bulabilir… Bir düşüncenin yandaşları ne kadar çok sayfa çevirir, iddiaları ne kadar çok inceler, gözlemleri ne kadar çok tekrar eder ve deneyimleri karşılaştırırsa; inançlarını o kadar kuvvetlendirirler.

Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.