1929-1938 yılları arasında sık sık cezaevine giren Nâzım Hikmet, 1938 yılında askeri öğrencileri isyana teşvik ettiği savıyla açılan Donanma davaları nedeniyle 28 yıl 4 ay hapse mahkûm edilmiştir. 17 Ocak 1938’den beri tutukludur. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa’da “Dört Hapishaneden” şiirler yazmaktadır. 29 Ocak 1947’de CHP Giresun Milletvekili Ahmet Ulus, “Son günlerde kendini daha fazla gösteren komünist tahrikleri üzerinde, İstanbul’da sıkıyönetim komutanlığı tarafından yapılan tahkikatın durumu ve sonuçları” hakkında açıklama istediğinde İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, “Türkiye’de komünizan faaliyetin 1919-1925, 1925-1928, 1928 ila 1935, 1935 ila 1945 ve 1945’ten bugüne kadar olmak üzere beş safhada açıklanabileceğini” vurgulayarak uzun uzun bu “safha”ları anlatır. Sökmensüer, 1. safhada TKP’nin kuruluşunu anlatırken, 2. ve 3. ve 4. safhalarda Nâzım Hikmet’in adını anar:

“İkinci safhada komünist faaliyeti gizli cereyan etmiştir. Şefik Hüsnü ve Nâzım Hikmet başta olmak üzere 38 komonist İstanbul’da tevkif edilerek İstiklal Mahkemesi’ne verilmiş, bunlardan Şefik Hüsnü mahkemece 15 yıl hapse mahkûm edildiğinden Avrupa’ya kaçmıştır. (…) 1928’de İstanbul’da 45 kişilik bir komünist şebekesi yakalanmış ve 1935 senesine kadar İzmir’de, Ankara’da, Trabzon’da, Adana ve Samsun’da muhtelif zamanlarda komünist yuvaları tespit edilmiştir. Bu devirde şiir ve edebiyat gerekse ilim sahasındaki faaliyet örtülü olmuştur. Nâzım Hikmet’in şiirleri şöhret kazanmış, Mark’sın, Engels’in ve diğer Marksistlerin eserleri tercüme edilerek aydınların mütalaasına sunulmuştur. (…) Dördüncü safhada 1938 ve 1939’a kadar Deniz Harb Okulları öğrencileri ile Yavuz harb gemisi mürettebatı arasına hulul teşebbüsleri meydana çıkarılmıştır. (…) Başta Nâzım Hikmet olmak üzere birtakım şairler ve romancılar sanat kisvesi altında komünist fikir ve inançlarını yaymağa başlamışlardır ki, bu neşriyat genç ve heyecanlı dimağlarda az çok müessir olmuştur.”

Sökmensüer, “Son söz adaletindir” diye sözlerini tamamlar.

‘Hepsini asalım!’

1950 yılında Adnan Menderes başbakandır. 13 Temmuz 1950’de Meclis’te af yasası görüşmeleri sırasında temel tartışmalardan biri Nâzım Hikmet’in af kapsamına girmesinin engellenmesidir. Nâzım Hikmet 12 yıldır cezaevindedir. DP Tokat milletvekili Ahmet Gürkan, Nâzım Hikmet’in de kapsama girmesi olasılığının altını çizer:

“…Askeri Ceza Kanunu’nun işte 94. maddesi… Memlekette ismi, sözüm ona sanatı senelerdir bizi işgal eden Nâzım Hikmet, işte bu madde ile mahkûm olmuştur. Arkadaşlar, mesele Nâzım Hikmet meselesi değildir. Mesele Türk milletinin varlığı davasıdır.”

Ahmet Gürkan, Meclis Başkanvekili tarafından “madde üzerinde konuşmaya” çağrılınca daha da celallenir:

“Arkadaşlar, komünizmden bahsetmiyorum, Moskofizmden bahsediyorum, madde üzerinde konuşuyorum. Evet bu uğursuz kızıl kuduz Türk milletini ısırmak için hırlarken, onun ağzından sızan salyaları yalıyanları elbette tecziye edeceğiz.”

Affedersek milliyetçi gençleri kırarız

14 Temmuz 1950 günü de tartışmalar sürer. DP’li Remzi Oğuz Arık “Nâzım Hikmet’i hapsettik kurtulduk. Ya o maskeli komünistleri ne yapacağız” diye sorar. DP’li Şevket Mocan “komünistin siyasi mahkûm değil, vatan haini olduğunu” ifade ederken, tüm komünistlerden kurtulmak için toptancı bir öneri getirir: “Hükümet bu af kanunuyla bir satırlık ‘Komünist haini vatandır. Cezası idamdır’ diye sarih ve esasen vaat ettiğimiz bir kanunla buraya gelmeli idi.” Ulaştırma Bakanı Tevfik İleri “Nâzım Hikmet’in komünistliğinden şüphe etmek gaflet etmek olur” der ve şöyle devam eder:

‘Nâzım Hikmet kahraman bir komünisttir’

“Nâzım Hikmet daha dün hapishanede, benim kalbimin bir yarısı Yunanistan’da her sabah kurşuna diziliyor, o bir yarısı Çin’de kurşuna diziliyor, dedi. Tahmin ederim ki, kalbinin geri kalan bir parçası da Kore’de kurşuna diziliyor. Bir kerre Nâzım Hikmet mutlak surette komünisttir, kendisi dahi inkâr etmemiştir, cesur bir komünisttir, kahraman bir komünisttir, ama komünisttir. Nâzım Hikmet komünistlikten mahkûm edilmiş değildir. Biz komünistleri affetsek dahi Nâzım Hikmet işi halledilmez. Nâzım Hikmet Türk ordusuna ve Türk bahriyesine kundak sokmak suçundan mahkûm edilmiştir.

(…) Dahası var, Nâzım Hikmet kupkuru bir Nâzım Hikmet değildir. Avrupa’da, Amerika’da ve dünyanın neresinde bir komünist teşekkül varsa orası Nâzım Hikmet için bayrak açmıştır, Türk hükümetinden Nâzım’ı alacağım, diyor. Biz saf ve temiz kalplerimizle acıyarak bu adamı dışarı çıkardığımız gün bütün komünist cihan Nâzım Hikmet’i ellerinden aldık diye övünecektir. Bu memlekette ve bu memlekete bağlı tertemiz yüz binlerce milliyetçi Türk genci, gözünü dört açmış aman Nâzım Hikmet’i affetmeyin diye yalvarmıyor mu? Bunu affettiğimiz gün bu gençlerin kalblerini kıracağız. İstirham ediyorum, bu davayı hıyaneti vataniye davası olarak ele alalım.”

Nâzım Hikmet’i kapsam dışında bırakmayı amaçlayan önerge kabul edildi. Ancak, DP’liler Nâzım Hikmet’i kapsam dışında tutmaya çalışsalar da sonuç alamadılar. Nâzım Hikmet komünistlikle değil, Askeri Ceza Kanunu’na göre “askeri isyana teşvik”le suçlanıyordu. Ayrıca genel indirimle ilgili maddede yapılan değişiklik de Nâzım Hikmet’e yaradı. 12 yıl 7 ay hapis yatan Nazım Hikmet, DP’nin çıkardığı af kanunuyla özgürlüğüne kavuştu…

‘Vatan şairi demek büyük tahrik’

Nâzım’ı hainlikle suçlayan politikacılar gün geldi onun dizelerini okudu

Nâzım Hikmet, afla cezaevinden çıktıktan sonra 49 yaşında askere çağrıldı. Sağlık sorunları, baskı ve tehditler üzerine, Refik Erduran 17 Haziran 1951’de Nâzım Hikmet’i bir motorla kaçırdı. 19 Kasım 1951 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin tasarı görüşülürken gizli oturumda askeri yargıç Şevki Mutlugil “hükümet adına memleketteki komünizm cereyanları hakkında izahat” veriyordu. 45 yıl sonra, 10 Nisan 1996 tarihinde bu görüşmeler yayımlandı.

Şevki Mutlugil “Bizde komünizm var mıdır” sorusuyla başlattığı konuşmasında, “Evet, memlekette komünizm vardır. Hatta elle tutulmaktadır” yanıtını veriyor ve uzun uzun “istikbalimizi yakından tehdit eden” bu tehlikenin vardığı boyutlar hakkında açıklamalar yapıyordu. Şevki Mutlugil, “Nâzım Hikmet’in İngilizce ve Fransızcaya çevrilerek dünyaya yayılan şiirinden şu satırları dik­katle gözden geçirelim” derken, büyük şairin şu dizeleri tutanaklara geçer:

“Kalbimin yarısı burada ise Doktor/ Diğer yarısı da Çin’dedir./ Ordular sarı ırmağa iniyor / Ve sonra bütün sabahlar doktor / Her sabahlar şafakda / Kalbim vurulmuştur / Yunanistan’da (….) Çok uzakta bir yıldızla kalbim atıyor”

Şevki Mutlugil son dizeyi “Yani Rusya ile” diye açıkladıktan sonra şiiri şöyle yorumlayacaktır:

“Nâzım Hikmet ise kalbinin uzakta bir yıldızla beraber vurduğunu, yani Moskova ile beraber olduğunu ifade ettikten sonra, bütün varlık ve hislerinin Çin’de ve Yunanistan’daki mücadelelerle beraber olduğunu söylüyor. İşte orduyu demokratlaştırıp nizam ve disiplininden mahrum etmek isteyen direktif bu suretle kalıbı bizde, fakat kalbi bizimle beraber olmayan insan yığınları tasavvur ediyor.”

‘Nâzım’ı Anadolu’ya göndermenin günahı!’

Başbakan Adnan Menderes, “Arkadaşlar; bugün komünizm bir fikir hürriyeti mevzuu olmaktan çoktan çıkmıştır” derken, DP Gümüşhane milletvekili Ahmet Kemal Varınca, Nâzım Hikmet’in Anadolu’ya geçişiyle ilgili bir pişmanlığını dile getirir:

“Ben o vakit İnebolu’da kaymakamdım. Bana rapor verdiler, şu gelen vapurda üç şairimiz var, dediler. Ben o zamanki endişeleri nazara alarak her üçünü de İstanbul’a iade etmek is­tedim. Adnan Adıvar Da­hiliye Vekili’ne vekâlet ediyordu. Bana dedi ki, sen bun­ların ikisini iade et ama Nâzım Hikmet’i iade etme de­di. Nâzım Hikmet’i çağırdım. Niye geldin, Anadolu’da ne hizmet edeceksin? Şiir söyleyeceğim dedi. Getir dedim getirdi ve şiirleri­nin bir iki tanesini okudum. O zamanki Bolşevik teren­nümü hislerinden ibaretti. Anadolu’ya gidemezsin de­dim. Ben gideceğim orduya şiir söyleyeceğim, onları cesarete getireceğim. Türk köylüsü senin şiirlerin­le harp edecekse etmesin, sen gideceksin birader, de­dim. (…)Halide Hanımefendi, kendileri de bura­dadır, onun anasını tanırmış, ahbabı imiş; bu gençtir, yetişir, ıslahıhal eder dediler. Nâzım Hikmet’i Ankara’ya gönderdik. Onun günahı­nı hâlâ çekmekteyim.”

Gebermiş Kızıl Şair’in ardından

Nâzım Hikmet 3 Haziran 1963 tarihinde Moskova’da yaşamını yitirdi. Ancak bazı kesimlerin ona karşı öfkesi, nefreti dinmedi. 10 Kasım 1964 tarihinde AP’den Samsun cumhuriyet senatörü olan Fethi Tevetoğlu, senatoda Atatürk’ü anarken “Geberdiği ana kadar Türk milletine ihanet etmiş bir Kızıl Şair’in şiirleri, memleketçi şiirler iddiası ile altında imzası ve yanında büyük Atamızın silueti bu memlekette neşrolunamazlar. Nâzım Hikmet ve Sabahattin Ali ortak hayranlarına ‘dur’ deyip hadlerini bildirecek kanun ve makamın işlemesini bugüne kadar sabırla bekledik” der.

Tutanaklara sadece ibretlik ifadeler düşmüyor. Bazen şaşırtıcı, zamanının ötesinde siyasetçilerin de sözleri yer alıyor. 31 Mart 1964 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’nda İstanbul Şehir Tiyatrosu’ndaki olaylar gündeme gelir. Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı” sahnelenmektedir. 23 Mart 1964 günü bir grup genç sahneye çıkarak “komünizm propagandası” yapıldığı gerekçesiyle sahneye çıkarak oyuncuları kovalarlar, oyunun afişlerini yırtarlar ve tiyatronun camlarını kırarlar. Diyarbakır senatörü İhsan Hamit Tigrel’in bu baskından kısa süre sonra yaptığı konuşma tutanaklara şöyle yansır: “Bu piyesin, propaganda, komünist propagandasına cevaz verecek bir mahiyet taşımadığı bundan birkaç sene evvel mahkeme kararıyla sabit olmuştur. (…) Merak ettim, aradım kitapçılarda bulamadım. Bir arkadaşımın himmetiyle kitabı ben de okudum. Bunda böyle bir şey yoktur. Farz edelim ki vardır, olsa bile tutulacak yol bu değildir. (…) 30 sene evvel bugün en şiddetli bir komünist olarak damga yemiş olan Nâzım Hikmet’in eserleri kütüphanelerde serbestçe satılmaktaydı. Bugün ben Karl Marks’ın ‘Capital’ini tercüme etmeye kalksam, beni derhal komünist damgası ile damgalarlar. Ben bugün Nâzım Hikmet’in son şiirlerini böyle neşretmek değil gizliden gizliye, tıpkı istibdat devrinde vatan şairi Namık Kemal’in, Abdülhak Hamit’in, Ziya Paşa’nın eserlerini karanlıkta okur gibi okumak vaziyetine düşmüş bulunuyorum.”

Stalin resmi!

Askeri yargıç Şevki Mutlugil, “komünizm propagandası” konusuna özel bir önem verir. “Vaktiyle Komintern ihtiyaca göre taaddut etmek üzere; Kızıl gençlik, kızıl öğretmen, kızıl tiyatro, kızıl edebiyat, kızıl kadınlık, kızıl spor dalları, dinsizler, seksüel işler gibi şubeleri ihtiva ederdi” derken, “komünizm propagandasının neşir şubelerinden” söz eder. “Sabahattin Ali’nin eserleri bu şekilde güya İsviçre’ye satılmış. Fakat hakikatte yardım olsun diye bunları Moskova satın almıştır” derken, Cumhuriyet gazetesine “sinen ajanların” bir faaliyetini de anlatır: “Hemen her gün­delik gazetede birkaç sinmiş ajan vardır. Bu ajanlar, fırsat buldukları vakit, Cumhuriyet gaze­tesinin, geçen Cumhuriyet Bayramı nüshasında gö­rüldüğü gibi en yüksek sembollerimizle dahi istihza etmekten çekinmezler. 1950 senesi Cumhuriyet Bay­ramında neşredilen Cumhuriyet gazetesinin ilk say­fasında Atatürk’ün alnı üzerine Stalin’in resmi otur­tulmuştur.” Mutlugil, McCarthy’cilik dönemini örnek gösterir: “Holivut kendi bünyesinde bir temizleme yapmaya mecbur olmuş, bu suretle kızıl propagandanın dünyaya yayılmasına vasıta olmak durumundan uzaklaşabilmiştir.”

İhanet etmiş

27 Şubat 1966 günü bütçe görüşmeleri sırasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) Genel BaşkanıAlparslan Türkeşkürsüdedir:“Bu memlekette aklı başında hiç kimse yoktur ki, Nâzım Hikmet’in komünist olduğunu ve bütün eserlerinde komünizmi yaymaya çalıştığını bilmesin. Böyle bir adamı, halka ve gençliğe, büyük milli şair olarak tanıtmak istemelerinin ve bu maksatla gazetelerinde ve dergilerinde geniş yayın yapmalarının sebebi açıktır. Onu bir kere sevdirip beğendirdikten sonra, onun felsefe ve doktrinini de kabul ettirmek kolay bir iş olur ve esasen kendiliğinden meydana gelir. Halbuki Nâzım Hikmet açık bir komünist olduğu gibi, vatanına da hıyanet etmiş bir kimsedir.

Sağcı politikacılar Nâzım’ın en çok Kuvayi Milliye Destanı’ndaki “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / bu memleket bizim / (…) Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine, / bu hasret bizim” dizelerini sever. Alparslan Türkeş, partisinin 9 Ekim 1994’teki kurultayında Nâzım Hikmet’in bu dizelerini okuyacaktır…

Kaynak: cumhuriyet.com.tr
Türey Köse

Türey Köse’nin yazı dizisi 25-29 Aralık 2012 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Nazım Hikmet’le ilgili İlk iki bölümü gazetenin internet sayfasından aktarıyoruz. Diğer bölümler de, “Hududu geçerken geberen Sabahattin Ali!’, “Nesin, sağcı ve İslamcı politikacıların hedefinde”, “Yaşar Kemal terörist Pamuk’un davası kıytırık!” başlıklarıyla yayımlandı.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.