Colin orada günde on saatten fazla zaman geçirmemem koşuluyla Alessandra’yla ikimizin evde kalmasına izin verdi. Başka bir deyişle orada uyuyabilirdim ama aylaklık etmem, içki içmem yasaktı. Koşullarını kabul ettim. Hâlâ bir planım yoktu ama en azından ayağa kalkmış hareket ediyordum. Aklıma yapılabilecek tek bir şey geliyordu. Jean Massey’yi arayıp bizimle öğle yemeği yer mi diye sordum.

Colin’in arabasını aldık. İlk başta tereddüt etti ama Alessandra dışarı çıkıp bir şeyler yapmamı onun söylediğini hatırlattı, arabam olmadan ne yapabilirdim ki? Arabayı dikkatle, dikkat çekmemek ve durdurulmamak için hız sınırlarından uzaklaşmadan sürdüm.

Köprüden New Jersey’ye geçerken, “Senden nefret falan etmiyorum,” dedi Alessandra.

Elini tutup sıktım. “Biliyorum.”

“Ama o bodrumda bir gece daha geçirmeye dayanamayacak hale gelmiştim.”

”Özür dilerim,” dedim. “Kendimi bayağı dağıttım sanırım. Sana pek yardımcı olamadım.” Biraz sustuk, sonra, “Claire’i senden daha çok seviyor değilim,” diye ekledim.

Alessandra cevap vermedi.

“O da annen gibi,” dedim. “Güzel, kurallara uyan, çalışkan bir kız. Onu sevmek çok kolay. Beni hiç yanıltmıyor ve onunla gurur duyuyorum. öte yandan, sen…” Alessandra bana kaygılı bir bakış attı ama devam ettim. “Sen daha çok bana benziyorsun. Yapman gerektiği söylenen şeyleri yapmak sana yetmiyor. Kuralları sorguluyorsun. Bazen öfkene hâkim olamıyorsun. Claire yönlen-dirilmeye ya da kendini ezdirmeye müsait, ama sen kendini savunursun. Bu yüzden daha çok çatışıyoruz. Bu seni daha az sevdiğimi göstermez.”

Bir an düşündü. “Peki,” dedi.

“Peki mi? Bu kadar mı?”

“Ben de annemi senden daha çok sevmiyorum,” dedi. Yan bir bakış attım ama gülümsüyordu.

“Ben iyiyim, baba. Sağ ol.”

Jean’le NJSÇ yakınındaki, ucuz yemekleri ve kırmızı vinleks kaplı sandalyeleriyle klasik bir Amerikan lokantası olan, içinde büyük fizikçiye ait başka bir yerde -Nassau Street’teki Einstein Müzesi’nde bilegörmediğim kadar çok fotoğraf ve eşyanın sergilendiği Einstein’s Brain’de buluştuk. Bu lokantada Einstein’ın beyninden bir parça yoktu ama Philadelphia’daki Mutter Müzesi’nde, davamın görüldüğü adliyenin on blok kadar uzağında sergilenen bir parça olduğunu biliyordum.

Jean’in göz altlarında koyu halkalar vardı, saçları fırçalanmamış gibi görünüyordu ama elini omzuma koyup sevgiyle gülümsedi.

“Nasıl gidiyor?” dedi.

Omuz silktim. “İdare ediyoruz. Sen nasılsın? Yorgun görünüyorsun.”

“Geç saate kadar davayla ilgili çalıştım,” dedi.

“Sağ ol,” dedim. “Ailene ayıracağın zamandan çok fazla çalmıyorumdur umarım.”

Yüzünü buruşturdu. “Açıkçası Nick’le aramız pek iyi değil.”

“Ah, Jean. üzüldüm,” dedim. “Dava yüzünden değildir umarım.”

“Hayır, onunla ilgisi yok. Sadece artık pek anlaşamıyoruz.” Eliyle boş ver der gibisinden bir hareket yaptı. “Eski hikâye. Esas şuna bakar mısın!” Jean, Alessandra’yı kucaklayıp boyunun ne kadar uzadığına hayretler etti. “Umarım benim kız da büyüyünce senin kadar tatlı olur,” dedi.

Chance’ı ve Nick’in sözlerini hatırlayınca Jean’le Nick arasındaki gerilimin ne kadarının kızlarının durumuyla ilgili olduğunu merak ettim. “Eminim öyle olacak,” dedim.

Bir masaya yerleştik. Jean “İzafi Reuben Sandviç” ısmarladı, Alessandra’yla ikimiz “Kara Delik Burger” tercih ettik.

“Davadan ne haber?” dedim. “Kopyamla birlikte ne gibi gizli stratejileri geliştirdiniz?”

Konunun değişmesi Jean’i rahatlatmış gibiydi. Bir avukata kuantum fiziği anlatmanın zorluğundan –“deniz kaplumbağasına örgü örmeyi öğretmek gibi”– ve jürinin, ona inanmak şöyle dursun, konuyu anlayacağından bile emin olmadığından söz etti.

“Onları ancak sen inandırabilirsin,” dedim. “Peki ya Sheppard’a yolladığım, Alessandra’nın görüntü akışı kaydı? Onu kullanacak mı?”

Jean başını iki yana salladı. “Hayır, kullanmayı düşünmüyor.”

Burgerini yiyen Alessandra başını kaldırdı. “Neden? Varcolac’ı orada görebilirler, babamın doğruyu söylediğini anlarlar o zaman.”

“İfadede varcolac’tan söz edilmesini istemiyor. Bilimsel gerçekleri sindirmenin yeteri kadar zor olduğunu söylüyor,” dedi Jean.

“Ama gerçek bu,” dedi Alessandra.

“Bildiğimiz kadarıyla Brian’ın ölümüyle bir ilgisi yok,” dedi Jean. “Terry kaydı izletirsek, jüriyi tamamen kaybedebileceğimizden korkuyor. İnanmayı reddedebilir, savunmanın sonradan yaptığı her şeyi külliyen yok sayabilirler. Uzaylıların insan kaçırdığını gösteren amatör videolar gibi. Jüride olsan, sen inanır mıydın?”

“Ee, stratejiniz nedir öyleyse?” dedim.

“Terry bir cinayet davasını kazanmanın en iyi yolunun alternatif teori üretmek olduğunu söylüyor. Savcının anlattığı hikâyeye ve kanıtlara tam uyacak şekilde, suçu başka birinin işlemiş olabileceğini göstermek. Bunu yapabilirsen, sanığın suçlu olduğuna dair makul şüphe oluşur çünkü başka birinin suçlu olma ihtimali de bir o kadar yüksektir.”

“Öteki kişi kim peki?” dedim.

“Brian’ın kendisi.”

Yüzümü buruşturdum. “Brian intihar etmedi ki,” dedim.

“Aslına bakarsan, bence en iyi açıklaması bu,” dedi Jean. “İkiye bölünmüştü, iki Brian vardı. Brian oldukça benmerkezci biriydi. Bence iki Brian’dan biri hayatta kalmanın yolunun ötekini öldürmekten geçtiğini düşünmüş olmalı.”

Ben o kadar emin değildim. Arabadaki Brian kopyasının öldüğüne cidden şaşırmış gibiydi. Daha doğrusu, bir kopyası olduğunu bile bilmiyordu sanki. Fakat Brian usta bir yalancıydı, kadınlarla yaşadığı çoklu ilişkileri yürütmeye çalışarak geçirdiği yıllar ona bunu çok iyi öğretmişti ve bu yüzden emin olamazdım.

Çevirmen: Kıvanç Güney
April Yayıncılık, s.177-180


Bu pasaj, biryudumkitap.com‘un günlük elektronik posta servisinden alıntıdır.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.