Carl Gustav Jung

Yaşam bana hep kök gövdeden beslenen bir bitkiyi anımsatır. Yaşamın kök gövdesinde saklandığı ve görünmez olduğu doğrudur. Toprağın üzerinde görünense yalnızca tek bir yaz dayanır; sonra da solar gider. Kısa ömürlü bir görüntü bu. Yaşamların ve medeniyetlerin sonu gelmeyen oluşumlarını ve yok olup gidişlerini düşündüğümüzde mutlak bir hiçliğin etkisinden kurtulamayız. Buna karşın ben, hiçbir zaman sonsuz akışın altında yaşayan ve sürekliliği olan bir şeyin var olduğu duygusunu yitirmedim.

Gördüğümüz geçici bir tomurcuktur. Kök gövdeyse kalıcıdır.
Anılar, Düşler, Düşünceler

Bize çok yakın oldukları ve bizim bilmezliğimizi paylaştıkları için bizim gibi ruhları olan tüm sıcak kanlı hayvanları çok seviyor ve birbirimizi içgüdüsel yollarla anladığımızı düşünüyordum. Konuşmak, keskinleşmiş bir bilinç ve bilim dışında, onlarda var olmanın temel öğelerini; sevinci ve acıyı, sevgi ve nefreti, açlığı ve susuzluğu, korku ve güveni, paylaşıyoruz. Alışılmış anlamda bilime hayranlık duymama karşın, onun bizi tanrının dünyasına yabancılaştırdığı ve bunun sonucunda hayvanlarda olmayan bir bozulmaya yol açtığını düşünüyordum. Hayvanlar sevecen ve sadıktılar, değişken değillerdi. Onlara güvenebilirdiniz. İnsanlara gelince; onlara her zamankinden daha az güveniyordum.
Anılar, Düşler, Düşünceler

Ruh bedenden çok daha karmaşık ve ulaşılmazdır. Şöyle diyebilirim: Birey, bilincine varabilirse dünyanın yarısının ruhtan oluştuğunu anlar. Bu nedenle, ruh bireysel bir sorun değil bir dünya sorunsalıdır ve bir psikiyatrist tüm dünyayla uğraşmak zorundadır.

Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında. Her şey ruhumuzun doğru dürüst işlevini yerine getirip getirmemesine bağlı. Bu günlerde birileri kendilerini tutamazsa bir hidrojen bombası patlaması işten bile değil.
Anılar, Düşler, Düşünceler

Freud’un bana: ‘Sevgili Jung, cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine söz ver. Bu çok önemli. Bunu aşılmaz bir kale, bir dogma haline getirmemiz gerekli’ dediğini çok iyi anımsıyorum. Bu sözleri, bir babanın oğluna, ‘Bana tek bir söz ver oğlum. Her pazar günü kiliseye gideceksin’ dediği gibi büyük bir duygusallık içinde söylemişti. Biraz şaşırarak, ‘Neye karşı bu kale?’ diye sormuştum. Bu sorumu, ‘Kara çamur seline karşı’ diye yanıtlamış, sonra da, biraz duraksayarak, ‘Doğaüstü güçlere karşı’ diye eklemişti. Özellikle, ‘Dogma’ ve ‘Kale’ sözcüklerinden kaygılanmıştım çünkü bir ‘Dogma’, o düşünceye duyulan kuşkuları bir kalemde silmek amacıyla kurulan ve tartışmaya açık olmayan bir inançtır ve bu inancın artık bilimsel değerlendirmeyle bir ilgisi kalmaz; bireysel bir güç dürtüsüne dönüşür.
Anılar, Düşler, Düşünceler

Eleştirel mantık, birçok mitsel kavram gibi, ölümden sonra yaşam düşüncesini de kabul etmiyor. Bunun tek nedeni, günümüzde insanların çoğunun, kendilerini yalnızca bilinçleriyle özdeşleştirmeleri ve yalnızca, kendileriyle ilgili bildiklerinden oluştuklarını düşünmeleri olabilir.
Anılar, Düşler, Düşünceler

İnsan için can alıcı soru şudur: Sonsuzluğun bir parçası mısın, yoksa değil misin? Tüm yaşamının kriteri budur. Asıl olanın sonsuzluk olduğunu bilsek, ilgimizi boş şeylere vermekten ve hiçbir önemi olmayan amaçlara yönelmekten vazgeçebilir miyiz? Bunu yapabilsek, dünyayı, sahip olduğumuzu sandığımız güzellik ve yetenek gibi iyi nitelikleri bize vermesi için zorlayabilirdik.
Anılar, Düşler, Düşünceler

Diğer semboller

Rüyalarla ilgili bir teorim yok. Nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. Ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. Belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum.

Ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. Tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, “bilinçaltının aklından neler geçtiğini” gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum.
The Aims of Psychotherapy

Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün ereklerini keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.

Hani öyle pek de kötü bir insan değilimdir. Elbet, elimden geleni yaparım hastalarım için. Ancak, ruhsal tedavide çok önemli bir nokta var ki, o da hekimin ne pahasına olursa olsun hastanın iyileşmesi için çaba harcamayı bir ilke diye benimseyemeyeceğidir. Hasta karşısında olağanüstü bir dikkatle davranıp, kendi istem ve kanılarımızı ona zorla benimsetmekten kaçınmamız gerekir. Belli ölçüde özgür davranma imkânını her zaman kendilerine tanımak zorundayız. Doğanın ölmesine karar verdiği bir hastayı nasıl hekimler iyileştiremiyorsa, insanlar da yazgılarının elinden koparılıp alınamaz. Bir insanı, ilerdeki gelişimi için üstlenmesi gereken kötü bir durumdan kurtarmak doğru mudur, değil midir gibi bir soru, bazen gerçekten uyanıyor insanın kafasında. Kimileri vardır, korkunç denecek ölçüde sersemce işlere kalkışmaktan alıkoyamazsınız kendilerini; çünkü bu, düpedüz onların yaratılışları gereğidir. Böylesi saçmalıklara yeltenmelerini engellemeniz hiçbir yarar sağlamaz. Biz, ruhsal alanda bir gelişimi amaçlıyorsak, bunu ancak kendimizi olduğumuz gibi kabullenmek ve bize emanet edilen yaşamı ciddiye alarak yaşamakla sağlayabiliriz. Günahlar işlememiz, yanılgılara düşmemiz, sakat adımlar atmamız zorunludur; çünkü, gelişim sürecini kamçılayan değerine paha biçilmez uyaranlardır bunlar. Benden iç dünyasını değiştirebilecek bir söz işitip, işittiği sözü hiç umursamaksızın çekip giden kimsenin arkasından seslenerek, kendisini geri çevirmeye çalışmam hiç aklımın ucundan geçmez doğrusu! Böyle bir şeyin Hristiyanlıkla bağdaşmadığını ileri sürebilirsiniz, vız gelir bana. Ben doğadan yanayım. Eski Çinlilerin “Bilgelikler Kitabı”’nda şöyle yazar: “Üstat bir ara dedi ki, insanların ardından koşmazmış, çünkü bir işe yaramazmış bu. Dinlemeleri gerekenler söyleneni anlar, anlamaları gerekmeyenler dinlemezmiş.

Freud, her ne pahasına olursa olsun bir hastayı iyileştirmenin yerinde bir davranış sayılamayacağını belirtir. Benim yüzüme karşı bu görüşünü birçok kez yinelemiştir ve bunda da haklıdır.
Konferanslar, Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu görüşlere sahip olduğu zaman kendini yalnız hisseder.

Bilinç sürekli değildir. Bilinç kesikli kopuk kopuktur. İnsan yaşamının bilinçli evreleri bir araya toplansa, toplam sürenin ancak yarısına ya da üçte ikisine ulaşır; gerisi bilinçaltı yaşamı oluşturur: Yani gece uykuda geçirilen süre ile gündüzleri bilincimizin dışında kalan saatler. Aslında, bilincin belirli bir düzeye ve yoğunluğa ulaştığı, gerçekte bilinçli olduğumuz çok az zaman vardır. Düşlerimizde ortaya çıkanlar bilincin önemsiz kırıntılarından başka bir şey değildir; düş gördüğümüz sıralar, bütünüyle edilgen bir rol üstleniriz.

Bilinçaltına gelince, değişmez, dural bir niteliktedir, kesiksizdir. Bilinçten apayrıdır. Bilincimiz düzey değişikliğine uğrasa da bilinçaltı kendi etkinliğini sürdürmeye devam eder. Okuduğumuz, konuştuğumuz, yazdığımız anda bile, hiçbir şey sezmememize karşın, bilinçaltı işlerliğinden hiçbir şey yitirmez. Bilincin altında yer alan bu olay, kimi zaman geceleri düş biçiminde belirir.

Bilinçaltının sürekli iş başında olduğunu hipnoz aracılığıyla yapılan şöyle bir deneyle görebiliriz: Hipnotize edilmiş kişiden saniyeleri sayması istenir; denek uyandırılır belli bir süre sonra denek tekrar uyutulup aradan kaç saniye geçtiği sorulduğunda denek baştan sona süreyi tam bir kesinlikle yanıtlar. Çünkü uyandığında farkında olmadan saymaya devam etmiştir.
İnsan Ruhuna Yöneliş

Başkaları hakkında bizi rahatsız eden her şey kendimizi anlamamızda bize yol gösterebilir.

Bilim bir plajdaki tüm çakıl taşlarının ortalama büyüklüğünü hesaplayabilir, ama belki de o plajda o büyüklükte tek bir taş yoktur.

Açı doyurduğumda, hakareti affettiğimde, düşmanımı sevdiğimde… Bunlar güzel erdemler. Fakat ya dilencilerin en fakirinin, suçluların en gaddarının da kendi içimde olduğunu fark edersem. Ya şefkatime en muhtaç kişinin, sevilmeye en muhtaç düşmanımın kendim olduğunu fark edersem. O zaman ne olacak?

Ötekinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir.

Yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

Doğduğumuz dünya çok acımasız ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, tamamen insanın yapısına bağlıdır.

Çocukken kendimi yalnız hissederdim hala öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.

Görünüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.

Artık elinde mitolojinin anahtarı var. Ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.

Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında.

Tanrı Adem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.

Eğer bir meslektaşım rüya analizi ile hasta tedavi etmek isterse önce işi gücü bırakıp, eski mitosları, efsaneleri, medeniyetleri, dinleri hatta arkeolojiyi incelemelidir.

Astroloji çalışırken, bu sistemi pek çok somut olayla sınama şansım oldu. Astroloji, çok yönlü düşünebilenler için umut vaat ediyor. Fakat hayal gücü olmayanlar için güvenilir değil. Budalaların elinde ise -sezgisel metotların tümünde olduğu gibi -zararlı. Astroloji deneyi, genellikle şaşırtıcı bilgiler elde edilmesini sağlar. Kuşku yok ki, astroloji bugün, geçmişte hiç olmadığı kadar yaygınlaşmaktadır. Ama sık kullanılmasına rağmen, tam bir kesinlik vermediği için, süregelen çalışmalar, hala tatmin edici olmaktan uzak görünüyor. Astroloji ancak akıllıca kullanıldığında faydalı bir araçtır. Astroloji hatasız değil ve rasyonalist, dar zihinli biri tarafından kullanılması ise tam bir dert.
Mektuplar, 2.cilt, 1951-1961 s.463

Tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolayca kayarlar. Kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır; çoğunluğun inandığı şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. Kalabalığın çıkarttığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar; hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. Düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir; her sorunun cevabı hazırdır; tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. Kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. Hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir, çünkü gücünü daha da artıracaktır.
Keşfedilmemiş Benlik

Tanrı’ya şu an inanıyor musunuz?
– Şu an mı?
– Zor bir soru. Var olduğunu biliyorum. İnanmama gerek yok, biliyorum.
BBC – Face to Face, 1959

Devlet politikası bireye dışarıdan empoze edilen bir güçtür ve nihai olarak tüm yaşamı kendine doğru çeken soyut bir düşüncenin tatbik edilmesiyle meydana gelir. Birey kendi hayatını nasıl yaşayacağı hakkında kendi ahlaki kararlarını verme olanağından giderek daha da yoksun kalır. Sosyal bir ünite gibi yönetilir, beslenir, giydirilir ve eğitilir, uygun görülen bir konutta barındırılır ve kitlelerin hoşuna giden, zevkine hitap eden standartlarla eğlendirilir. Yöneticiler de, aynen yönetilenler gibi, birer sosyal birim olurlar, tek farkları devlet doktrininin sözcülüğünü yapmakta uzmanlaşmış olmalarıdır. Akıl yürütme ve yargılama yeteneğine sahip olmaları gerekmez, kendi iş alanlarının dışında hiçbir işe yaramayan teşekküllü birer uzman olmaları yeterlidir. Neyin öğretileceğine, neyin araştırılacağına devlet politikası karar verir.
Keşfedilmemiş Benlik

İnsan, ruhu kendisi yaratmamıştır, onun yaratıcı olmasını ruh sağlamıştır; ruh, insanı harekete geçirir, iyi fikirler, dayanma gücü, coşku ve ilham verir. Ama insanın içine öyle nüfuz etmiştir ki, ruhu kendisinin yarattığına ve ona sahip olduğuna inanma gafletine düşer insan. Gerçekte, ruhun ilk fenomeni ona sahip olur, tıpkı fiziki dünyanın, insana tâbi nesne gibi görünürken, onun özgürlüğünü binlerce zincire vurması ve baskın idée-force (sabit fikir) haline gelmesi gibi. Ruh naif insanı şişkinlikle tehdit eder, bunun en ibret verici örneklerini kendi dönemimizde görebiliriz. Dıştaki nesneler ilgiyi cezbettiği ve doğayla ilişkilerimizde yaşadığımız farklılaşmanın, dengeyi kurmak için ruhla da yaşanması gerektiğini unuttuğumuz ölçüde tehlike de o kadar artar. Dıştaki nesnenin karşısında onu dengeleyen bir iç nesne olmazsa, deliliğe varan bir kendini beğenmişlik ya da özerk kişiliğin tümüyle yok olmasıyla birlikte dizginsiz bir materyalizm ortaya çıkar ki, totaliter kitle devletinin ideali de budur zaten.

Doğanın bizi dönüştürmek istediği öteki, aynı zamanda biziz, ama yine de ona tümüyle ulaşamayız. İnsan, biri ölümlü, diğeri ölümsüz olduğu bir Dioskuros çiftidir, bu ikisi hep bir aradadırlar, ama asla bir bütün olamazlar. Dönüşüm süreçlerinin amacı bu ikisini birbirine yaklaştırmaktır, fakat bilinç buna karşı direnir, çünkü öteki yabancı ve tekinsiz gelir, çünkü kendi evimizin tek efendisi olmadığımız fikrine bir türlü alışamıyoruzdur. Daima yalnızca ben olmayı tercih ederiz. Oysa içimizdeki dost ya da düşmanla karşı karşıya gelmişizdir ve onun dost mu düşman mı olduğu bize bağlıdır.

Ruhta, benim üretmediğim şeyler vardı. Kendilerini üretiyorlar ve yaşamlarını sürdürüyorlardı. Philemon, benim dışımda bir gücü simgeliyordu. Fantezilerimde onunla konuşurduk… Düşünceleri kendimin ürettiğini sandığımı, ama aslında düşüncelerin bir ormandaki hayvanlar, bir odadaki insanlar ya da havadaki kuşlar gibi olduklarını düşündüğünü söylerdi. “Bir odadaki insanları gördüğünde, o insanları senin yarattığını ya da onlardan senin sorumlu olduğunu düşünmezsin, değil mi?” diye de eklerdi. Ruhsal nesnelliği ve ruh gerçeğini bana öğreten o olmuştur.

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Yorum yazabilmek için içeride olman gerek.