Gerçeklik dediğimiz boyutta dönüp dolaşan büyülü tuhaflıklardan neyi çıkarabiliriz?

“Eğer kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi bütünüyle anladığımız bir noktaya erişebilseydik,” diye yazıyordu Carl Sagan bilim ve spiritüalizm üzerine düşüncelerini paylaştığı yazısında, “yine yanılmış olurduk.”

Bundan yüzyıllar önce dünyanın ilk bilgisayar programlamacısı Ada LoveLace de komşusuna yazdığı mektupta aynı fikre değiniyordu;  ve birkaç on yıl sonra aynı anda hem bilim hem de beşeri bilimlerin ilk profesörü olan Alan Lightman, bilinebilen ve bilinemeyen arasında uzanan mekanda anlama nasıl ulaşacağımızı değerlendirmişti.

Bu entelektüel zarafete katılanlardan bir diğeri Bu Fikir Ölmeli: Gelişmeyi Engelleyen Bilimsel Teoriler kitabıyla katkı sağlayan medya araştırmacısı, belgeselci ve yazar Douglas Rushkoff idi.

Rushkoff ateizmi ortaya çıkaran önkoşulların ne olduğunu tartışırken, ateizmin kim olduğumuzu tanımlarken kim olmadığımız gerçeğinden yola çıkma eğilimini yarattığını söylüyor ve yazıyor:

Yaşamın yaratımı ya da gerçeklik dediğimiz boyutta dönüp dolaşan büyülü tuhaflıklar için Tanrı’yı sorumlu göstermemeliyiz.  Bu boyutun içinde yaşayan çoğumuz zaten, bir amaç hissiyatıyla hareket etmekteyiz.

Michelangelo’nun öğrencisi Portekizli sanatçı, tarihçi ve filozof Francisco De Holanda’nın 1573 tarihli tablosu

John Updike’ın kusursuzca tartıştığı  “var olmanın gizemi kalıcı bir gizemdir, en azından insan zihninin şu anki durumunda” saptamayı tekrar eden Rushkoff ekliyor:

Bu yönlülük ister evrenin hakiki, önceden beri var olan bir durum, DNA’mız tarafından yaratılan bir illüzyon; ister sosyal etkileşimlerle ortaya çıkacak bir şey olsun muhakkak tespit edilmesi gerekir.

Rushkoff – bilimsel ya da gizemcil fark etmeksizin – dogmalara olan kör inancın gerçekliğin öz doğasını kavramada, hatta kavrayıcının (insan bilinci) kendi doğasını kavramada tehlikeli ve büyük bir engel teşkil ettiği konusunda uyarıyor:

Bilimin materyalizme olan haksız bağlılığı, zamanın Bing Bang’in bir ürünü; bilincin ise (eğer varsa) maddenin bir ürünü olduğunu söyleyen uzay- zamanın kökeni hakkında bükümlü varsayımlar yapmaya yönelmemize neden olmuştur.  Böyle anlatılar kavramsal karmaşaların, Tekilliğin ve robot bilincin var olan evrimi üzerinden yazılmaya devam etmektedir  – bu durum İncil kehanetlerini yorumlamaktan daha az vahiysel değildir.

Masal anlatımına biraz zıt olmak kaydıyla, zamanın maddeden daha önce var olduğuna ve bilincin bir öngöstergeden ziyade fiziksel neden ve sonuç ilişkisiyle fazla bağlantısı bulunmadığına yönelik ihtimaller üzerinde çalışmak daha rasyoneldir.

Bilimsel gerekçelendirmenin kurumsal prensibi olarak Tanrısızlık ile başlayarak, insan bilincinin ilginçliğine, zamandan bağımsız olarak süreklilik potansiyeline ve bir amacı olduğuna dair ihtimale karşı gereksiz bir şekilde direnç göstermiş oluruz.


Çev: Hande Karataş

Kaydet

Kaydet

Kenardaki değil, öbürü

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şeyler söylemek için içeride olman gerek.