Size bir kez iyilik yapmış olan kişi, diğer bir iyiliği de yapmaya, sizin zorladığınız kişiden çok daha fazla meyilli olacaktır.

“Bizler dışarıya gözüktüğümüz gibiyizdir,” diyor Kurt Vonnegut, “o yüzden nasıl gözüktüğümüze dikkat etmeliyiz.” Fakat zihinlerimizin bizi yanıltabileceğini hesaba katarsak; nasıl gözüktüğümüzü fark etmezsek eğer – o zaman kim oluruz? Bu konu David McRaney tarafından You Are Now Less Dumb: How to Conquer Mob Mentality, How to Buy Happiness, and All the Other Ways to Outsmart Yourself (Şimdi Daha Az Aptalsınız: Çete Zihniyeti Nasıl Fethedilir, Mutluluk Nasıl Satın Alınır, ve Kendinizi Zekileştirmenin Diğer Yolları) isimli kitabında inceleniyor. Kitap, “hem kendi kendini kandırmak ile ilgili, hem de ona bir övgü” ve “kendi kendini kandırma durumunun, eller ve ayaklar gibi, insanların bir parçası hali olmasının” nedenine, hem sürükleyici hem de hoş fakat rahatsız edici bir bakış sağlıyor. McRaney zekice saygısızlık ve saygısızca zekilik konularını birleştirerek, giriş kısmına şöyle yazıyor:

İnsan zihni diğer herhangi bir hayvanın zihninden daha geniş ve daha güçlüdür ve bu, insanlık tarihi boyunca insanların fark etmekten kaçamadıkları bir şeydir. Bunu en son, muhtemelen son hayvanat bahçesi ziyaretinizde ya da kendi arka ayakları ile kavga eden bir köpeği izlediğinizde fark ettiniz. Sizin türünüz evrimin üretebileceği mutlak zirve gibi gözüküyor, hatta belki de bir doruk noktası ve evrenin kendini ortaya çıkarmasının güzel bir sonucu. Eğlendirmek, sevimli bir fikir. Hatta patenlerimiz ve Salvador Dali yokken bile, büyük düşünürler eğlencenin içerisine girmeyi seviyorlardı. Tabii ki bu düşünceye girdiğiniz zaman istemeyerek proktoloğa göndermek istediğiniz e-mail’i patronunuza göndereceksiniz, ya da gazetede, ülkede köpek ile doldurulmuş pizzanın en popüler yemek olduğunu okuyacaksınız. Şu çok doğrudur ki, ne zaman bir insan durumuna baksanız ve kendinden memnun bir durumu ele alsanız, bir anlamsızlık ve saçmalık kucağınıza düşer ve size yardım ederek durumu çözer.

Bu eğilimimiz “naif gerçekçilik” olarak bilinir ve bu, dünyayı gerçekte olduğu gibi gördüğümüz ve ona karşı izlenimimizin nesnel, yani “gerçekliğin” tam bir temsili olduğu tezidir. Bu kavram antik felsefeden geliyor ve o zamandan beri modern bilim tarafından çoğu kez çürütüldü. McRaney şöyle yazıyor:

Son yüz yılın araştırmaları sizin ve diğer herkesin hala bir naif gerçekçilik biçimine inandığını öne sürüyor. Hala; girdileriniz çok mükemmel olmasa da, bir kez düşündüğünüz ve hissettiğiniz zaman bu düşüncelerin ve hislerin, güvenilir ve öngörülebilir olduğuna inanıyorsunuz. Hepimiz biliyoruz ki, “nesnel” gerçekliği bilmenin herhangi bir yolu yok ve biliyoruz ki, öznel niteliğin ne kadarının uydurma olduğunu da hiçbir zaman bilemeyiz; çünkü deneyimlediğiniz tek şey zihninizin çıktıları. Başınızdan geçen her şey aslında kafatasınızın içerisinde geçiyor.

Özetle, kendimizi kandırma konusunda mükemmeliz ve belirli bir zaman içerisinde bakış açılarımızın, tavırlarımızın, izlenimlerimizin ve dış dünya ile ilgili fikirlerimizin ne zaman değiştiğini anlamak konusunda berbatız. Bu durumun en iyi göstergelerinden birisi de, McRaney’in üçüncü bölümde açıkladığı, Benjamin Franklin etkisi. Söz konusu olan kendimizi kandırma meselesi; sevdiğimiz insanlara iyi şeyler yaptığımız ve sevmediğimiz insanlara kötü şeyler yaptığımız konusunu ele alıyor. Fakat bu etkinin ardındaki psikoloji bunun tam tersini ortaya çıkarıyor; yani iyi davrandığımız insanları git gide sevmeye başlamamız ve kaba davrandığımız insanları da git gide sevmemeye başlamamız ile oluşan bir ters-işleyiş.

Bu ilginç etki adını Amerika’nın kurucu babasının politik kariyer dönemindeki özel bir olaydan alıyor. Fakir bir ailenin on yedi çocuğundan birisi olarak dünyaya gelen Franklin, – ailesinin ve toplumunun, kardeşleri ile ilgili önceliklerine karşı koyarak – eğitimli bir bilim adamı, beyefendi, bilgin, girişimci ve belki de önemli bir politik güç simgesi olma şansı çok düşük olmasına rağmen, bu dünyaya adım atıyor. Elverişsiz özelliklerini telafi etmek amacıyla, hızlı bir şekilde zorlu insan becerilerini öğreniyor ve “kişisel politika oyununun bir efendisi” haline geliyor. McRaney şöyle yazıyor:

Elverişsiz bir ortama doğmuş fakat istek ve zekâ dolu diğer çoğu insan gibi, Franklin de güçlü insan becerileri ve sosyal güç geliştirmişti. Analitik zekâ, diğer her şeyi reddederek davranışları çürüttü ve böylece Franklin insan ilişkilerinde çok becerikli bir hal aldı. Erken yaşta konuşmacı ve plancı bir insandı; hilekârlık, kurnazlık ve ikna edici bir cazibeye sahip bir adamdı. Bir tanesi de Benjamin Franklin etkisi olan birçok gizli silahı zihnine depoladı. Benjamin Franklin etkisi ise 1730larda olduğu kadar bugün de kullanışlı olan ve mantık dışı olan bir etkidir.

[…]

Yirmi bir yaşındayken Jonto isminde bir “ortak gelişim kulübü” kurdu. Bilgiyi silip süpürmek için kurulmuş büyük bir projeydi. Kendisi gibi işçi-sınıfı bilginlerini davet etti ve kitaplarını bir araya getirerek düzenli olarak dünya hakkındaki düşüncelerin ve bilgilerin birbirleri arasında takas edilmesini sağladı. Makaleler yazıp anlattılar, münazaralar gerçekleştirdiler ve güncelliği yakalamak için yollar icat ettiler. Franklin Junto’yu özel bir danışmanlık firması, bir beyin takımı gibi kullandı ve diğer üyelerin de fikirlerinden, daha iyi kitapçıklar yazabilmek ve basabilmek için faydalandı. Zamanla, Franklin Amerika’da ilk üyelik içeren kütüphaneyi kurmuştu ve “sıradan esnafları ve çiftçileri, en az diğer ülkelerin beyefendileri kadar zeki bir hale” getireceğini belirtmişti; fakat onlara istediği kitapları almalarına olanak sağlayacağını belirtmemişti.

Bu noktada, az evvel bahsedilen etki devreye giriyor: Franklin memurluğunun ikinci dönemindeyken, otobiyografisinde ismini hiç belirtmediği bir akranı, Franklin’i kınayan ve ününe zarar verecek olan uzun bir seçim konuşması yapmıştı. Seçimleri Franklin kazanmasına rağmen rakibine öfkeliydi ve onun politika alanında bir gün güç sahibi olabilecek olan “bir şans ve eğitim beyefendisi” olduğunu gözlemlemişti.

Bu muzip kişi evcilleştirilmeliydi ve kurnazca evcilleştirildi. McRaney şöyle yazıyor:

Franklin, düşmanını bir hayrana dönüştürme işine koyulmuştu, fakat bunu “ona herhangi bir saygı göstermeden” yapmak istiyordu. Franklin’in kitap koleksiyoncusu ve kütüphane kurucusu ünü ona farklı edebi zevklerin adamı duruşunu sağlıyordu ve Franklin de bundan yola çıkarak düşmanına, onun kütüphanesinden “az bulunan ve ender olan” özel bir kitabı ödünç alıp alamayacağını soran bir mektup yazdı. Gururu okşanan rakip kitabı derhal gönderdi. Franklin de kitabı bir hafta sonra bir teşekkür notu ile birlikte geri gönderdi. Görev tamamlanmıştı. Bir sonraki meclis toplantısında adam Franklin’in yanına geldi ve onunla ilk kez kişisel olarak konuştu. Franklin adama, “bana her durumda hizmet edeceğinizin istekliliğini açıkça gösterdiğinize göre, artık iyi arkadaş olduk ve arkadaşlığımız ölene dek sürecek demektir” dedi.

Kısa bir ara: Bir rakibinizin size iyilik yapmasını sağlayarak onu sihirli bir şekilde destekçinize dönüştürebileceğiniz bir dünya gerçekten var mıdır? Bu, isteme sanatının topluluğu geliştiren bir şey olmasının sebebi ile aynı psikolojik temeli paylaşır. McRaney de bunu; bir insanın ya da bir durumun duygusal izlenimlerini, onların inanç bütünlüğü olan tavır psikolojisi ile bağdaştırıyor:

Birçok durumda, tavırlarınız sizi gözleme iten ve inançlara yol açan açıklamalara iten eylemlerden ortaya çıkar. Eylemleriniz, gün ve gün deneyimlediğiniz kendiniz olma durumunun içini oyarak, kişiliğinizin tecrübesizlik noktasında yontulmaya eğilimlidir. Böyle hissettirmiyor tabii ki. Bilinçli açıdan baktığımızda var olan düşünceler ve inançlardan hareketlenen o keskiyi siz tutuyormuşsunuz gibi gelir. Sizin pantolonunuzu giyen insan sizin sabit karakterinizle uyuşan eylemler gerçekleştiriyormuş gibi gelir. Fakat aksini iddia eden birçok araştırma vardır. Sık sık yaptığınız şeyler sizin inandığınız şeyleri yaratır.

Aslında; Gandi de düşüncelerimizin dünyamız, kelimelerimizin eylemlerimiz, eylemlerimizin karakterimiz ve karakterimizin de kaderimiz haline geldiğini gözlemlerken buna değinmişti. Bu ayrıca; eylemlerin bizi nasıl tanımladığı konusunda bir inanç dizisini benimseyene dek devam eden, öncelikle ne yaptığımızı değiştirerek, nasıl düşündüğümüzü değiştirmeyi amaçlayan Bilişsel Davranış Terapisiydi. McRaney bunun işlevini açıklıyor:

En düşük seviyede, davranıştan tutuma dönüşüm süreci, izlenim yönetimi teorisi ile başlar. Bu teori de akranlarınıza aslında olmak istediğiniz insanı yansıttığınızı söyler. Ekonomistlerin satın alarak işaret verme ve akranlarınıza, size sosyal sermaye veren türden şeyleri gösterme dediği şeyin içerisine girersiniz… Edinmesi en basit olan şeyler, çizmek istediğiniz ideallerin en yüksek biçimleri sahip olduğunuz şeye dönüşür. Örneğin; başka gruplara değil de tek bir gruba ait olduğunu belli eden etiket çıkartmaları gibi. Sonrasında da bu şeyler size, onlara sahip olan insan türüne dönüşmeniz için ilham verir.

[…]

Dışlanmaya ve yabancı kalmaya karşı duyulan endişe, milyonlarca yılın davranışını ortaya çıkarmıştır. İzlenim yönetim teorisi size daima diğer insanlara nasıl gözüktüğünüzü düşündüğünüzü söyler, hatta etrafınızda kimse yokken bile. Seyircilerin yokluğunda zihninizin derinliklerinde bir ayna size yaptığınız şeyi yansıtır ve sizi kendi grubunuzdan dışlayabilecek şekilde davranan bir insan gördüğünüz zaman endişeniz sizi bir tekrar düzenleme arayışına sokar.

Bu bizi “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” sorusuna getiriyor; inanç mı önce gelir yoksa görüntü mü? Öz-algı teorisine göre bizler hem gözlemci hem de kendi deneyimlerimizin anlatıcısıyızdır – kendimizi bir şey yaparken görürüz ve güdümüzü saptayamadan, onu akla yatkın bir hikâye inşa ederek anlamaya çalışırız. Daha sonra da; öncelikli olarak var olan inançlarımızı temel alarak oluşturulan o hikâyede anlatıldığı gibi, kendi eylemlerimizi gözlemleyerek kendimiz hakkında inançlar üretiriz. Franklin’in düşmanına olan şey de buydu: kendisini Franklin’e karşı kibar bir tavır sergilerken gözlemledi ve bunu kendisine en akla yatkın hikâyeyi inşa ederek açıkladı – bunu da isteyerek yaptı çünkü Franklin’i seviyordu. Bu, samimiyetsizliğimizi rasyonelleştirmenin yolları kısmında daha önce gördüğümüz gibi; bilişsel bir uyumsuzluktur – kendimiz, diğerleri ya da bir durum hakkında ortaya çıkan karmaşık fikirleri uzlaştırmak için çabalarken başımıza gelen ruhsal bir ıstırap. McRaney, gözleme dayalı bir kanıta değiniyor:

Bir MR taramasında, bir insanın kendi fikirleriyle çelişen politik fikirler gösterdiğinin kanıtını görebilirsiniz. Kendi politik duruşuna karşı zıtlık içeren ifadelere sahip bir insanın beyin taraması, korteksin en yüksek bölgelerini gösterir; bu bölgeler rasyonel düşünce sağlamakla sorumludur ve kendi inançlarına uyan başka bir ifade oraya ulaşana dek düşük kan alır. Beyniniz kendi ideolojinizin tehdit altında olduğunu hissettiği zaman tam olarak kapanmaya başlar.

Bu sürecin en çarpıcı örneklerinden birisi bir Stanford çalışmasında ortaya çıkıyor:

Öğrenciler, sınıfı geçebilmek için iki saatlik bir “Performans Ölçümü” deneyine kayıt oldular. Araştırmacılar onları ikiye gruba ayırdı. Bir gruba 1$ (bugün 8$) kazanacakları söylendi. Diğer gruba da 20$ (bugün 150$). Bilim adamları öğrencilere yeni bir deney tespiti yaparak araştırma bölümünü geliştirmeye yardımcı olacaklarını açıkladı. Daha sonra bir odaya girdiler ve orada tek elleriyle tahta makaraları bir tepsiye yerleştirip tekrar tekrar geri çıkardılar. Yarım saat sonra görev; yarım saat boyunca, düz bir tahta üzerinde kare mandalları her seferinde çeyrek saat yönünde döndürme işine dönüştü. Her zaman, bir deneyci izledi ve karıştırdı. Bu can sıkıntısı bir saat sürdü ve bir kişi izleyerek not aldı. Süre dolduğunda araştırmacılar öğrenciden, bu görev için dışarıda bekliyor olan sıradaki öğrenciye bu işin eğlenceli ve ilginç olduğunu söylemesini rica ettiler. Yalandan sonra da iki gruptaki insan da – bir tanesi cebinde bir dolar ile diğeri de yirmi dolar ile – çalışma hakkında gerçek düşüncelerini isteyen bir anket doldurdular.

Sıradışı ve şaşırtıcı bir şey oldu: Yirmi dolar alan öğrenciler, beklendiği şekilde, arkadaşlarına yalan söylediler ve ankette de bunun sıkıcı olduğunu ve buna katlandıklarını belirten rapor verdiler. Fakat bir dolar alan öğrenciler yalanı tamamen benimsemişlerdi, görevleri ilham verici bulduklarını rapor ettiler. Araştırmacılara göre birinci grup kendilerinin telafi miktarı ile sıkıntıyı ve yalanı haklı göstermeyi becerebilmişlerdi fakat ikinci grup, onlara neredeyse hiçbir şey ödenmediği için, bir savunmaları yoktu ve bunun yerine kendilerini eğlenceli olduğuna ve buna değdiğine ikna ettiler. McRaney konuyu gönüllülüğe götürüyor:

Gönüllülük bu yüzden iyi hissettirir ve maaş almayan stajyerler de bu yüzden çok çalışırlar. Ortada belirgin, dış bir ödül yoksa eğer siz içsel olanı yaratırsınız. Bu bilişsel uyumsuzluğun döngüsüdür; ne olduğunuz hakkındaki acı dolu bir karmaşa, dünyayı daha tatmin edici bir bakış açısıyla görerek çözülür.

Bu dinamik aynı zamanda tersine de işleyebilir – meşhur olmayan Stanford Hapishane Deneyindeki gibi; kötü davranışlar sergilemeye teşvik edilmemiz bizim kötü tavırlar geliştirmemize sebep olur. Bu da bizi Franklin’in önce düşmanı sonra arkadaşı olan arkadaşına geri döndürüyor:

Eylemlerinizden ötürü endişe hissettiğiniz zaman, içerisinde endişenizin var olamayacağı bir fantezi dünyası yaratarak endişeyi düşürmeye çalışırsınız. Sonrasında da fantezinin gerçek olduğuna inanırsınız, tıpkı Benjamin Franklin’in düşmanının yaptığı gibi. Sevmediği bir insana muhtemelen bir kitap ödünç vermezdi, demek ki onu seviyordu. Problem çözüldü.

[…]

Benjamin Franklin etkisi saldırı altındaki siz kavramınızın sonucudur. Her insan bir kişilik geliştirir ve sonra bu kişilik sürüp gider çünkü kişisel anlatımınızdaki tutarsızlıklar tekrar tekrar yazılmış, yazıya dökülmüş ve yanlış yorumlanmış olur. Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, yüksek öz-saygıya sahipsinizdir ve her şekilde sıradan olandan daha üstün olduğunuza inanmaya eğilimlisinizdir. Bu sizin devam etmenizi sağlar, başınızı suyun üstünde tutar ve kendi davranışınızın kaynağı gizemli bir hal aldığı zaman, kendinizi pozitif bir ışık altında resmeden bir hikâye uydurursunuz. Öz-saygı görüntüsünün diğer tarafındaysanız ve kendinizi hiçbir şeyi hak etmeyen ve değersiz bir insan olarak görme eğilimindeyseniz; belirsiz davranışları yetersiz, anormal ve kaybeden bir insanın kişiliğine uyan tutumların sonucu olarak yeniden yazarsınız. Başarı sizi rahatsız edecektir, böylelikle de onları rastlantı olarak bertaraf edersiniz. İnsanlar size iyi davranıyorsa, onların gizli güdülere sahip olduğunu ya da hatalı olduğunu düşünürsünüz. Kişiliği sevseniz de sevmeseniz de kendinizi rahat hissettiğiniz şey ile korursunuz. Kendi davranışlarınızı gözlemlediğinizde ya da dışarıdan bakan bir insanın bakışlarını hissettiğinizde, gerçekleri kendi beklentileriniz ile uyuşmaları için değiştirirsiniz.

Franklin, otobiyografisinde şunu belirtmişti: “Size bir kez iyilik yapmış olan kişi, diğer bir iyiliği de yapmaya, sizin zorladığınız kişiden çok daha fazla meyilli olacaktır.” McRaney bizi temel bir öneri ile baş başa bırakıyor:

Arabanın ne zaman attan daha hızlı gittiğine dikkat edin. Acı dolu bir başlangıcın ne zaman mantıksız bir fedakârlığa yol açtığının ya da tatmin edici olmayan bir işin ne zaman değerli olmaya başladığının farkına varın. Kendinize vaatlerin ve sözlerin, üniforma ve törenler kadar güce sahip olduğunu hatırlatın. Dış ödüllerin yokluğunda içsel olanları yaratacağınızı ya da yaratmak istediğinizi hatırlayın. Seçimlerinize ne kadar yüksek miktar öderseniz onlara o kadar çok değer verdiğinizi hesaba katın. Çelişkilerin zamanla kesinlik halini aldığını görün. İlgisiz duyguların siz bir gruba, kulübe ya da ürüne kendinizi adadığınızda güçlü hale geldiklerini fark edin. Oynadığınız rollere ve bunun üzerine koyduğunuz eylemlere dikkat edin, çünkü kabul ettiğiniz etiketlerin içlerini doldurmaya meyillisiniz. Hepsinden önce, ne kadar çok zarara sebep olursanız o kadar çok nefret hissedeceğinizi unutmayın. Ne kadar çok iyilik yansıtırsanız, yardım ettiğiniz insanları o kadar çok seversiniz.

Yani, Milton Glaser şu gözleminde çok haklıydı: “Evreni, bir bolluk evreni olarak algılarsanız, öyle olacaktır. Onu bir kıtlık evreni olarak düşünürseniz, öyle olacaktır.”

You Are Now Less Dumb (Şimdi Daha Az Aptalsınız) isimli kitap bütünüyle, bizlerin kendimizi kandırma yönümüzü, aslında var olmayan biçimleri neden gördüğümüzü ve duygusal durumlarımızın nasıl ortaya çıktıklarını karıştırıyor olmamızı inceliyor.

Brain Pickings by Maria Popova
Çeviren: Gözde Zülal Solak (tabutmag)

<p>Kenardaki değil, öbürü</p>

Söyleyecekleriniz vardır (var mı?)

Bir şey yazabilmek için içeride olman gerek.